Bildiriler

Devrimci Karargah 14 nolu Bildiri

DEVRİMCİ KARARGAH 3. DAVASI ÜZERİNDEN DEVRİMCİ DEMOKRATİK KAMUOYUYLA TARTIŞMA

Yoldaşlar,

Bildiğiniz gibi gerici AKP iktidarının Hareketimize yönelik son saldırısı yeni bir iddianame kapsamı ve yeni bir dava süreci olarak somutlanmış bulunmaktadır.

 

Daha önce yayınladığımız  11 No’lu Bildiri’de mahiyetini kapsamlı bir şekilde ele aldığımız bu saldırı, ortaya çıkan iddianamenin genel kapsamından ve davaya ön gelen operasyonların niteliğinden kolayca anlaşılabileceği gibi üç temel amaç gütmekte, üç temel hedefe yönelmektedir. Bunlardan biri Türkiye sosyalist demokratik güçlerinin sindirilmesidir. Diğeri, egemen İslamcı bloğun iç hesaplaşmalarının bir gereği olarak polis şefi Hanefi Avcı’nın tasfiye edilmesidir. Üçüncüsü ise kimliğini itibarsızlaştırma kampanyasının derinleştirilmesi ve görüntüsünün devrimci kamuoyunda bulanıklaştırılması yoluyla Devrimci Karargah’ın gelişim ve etkinliğinin önünün tıkanmasıdır.

Devrimci Karargah 3.dava iddianamesinde sanık sıfatıyla sıralanan sosyalistler arasında hiçbir Devrimci Karargah kadrosu bulunmamaktadır. Buna karşın bu davanın Devrimci Karargah adına açılmış olması Hareketimizin bu dava ve operasyonları kapsamında da düşmanın en belirli hedefi olduğunu göstermektedir. Zaten davanın ve iddianamenin mantığı da, Devrimci Karargah’ın gelişimini engellemenin düşmanın Türkiye devrimci hareketine yönelik en birincil taktik yönelimi olduğunu somutça açığa vurmaktadır.

Yoldaşlar,

Devrimci Karargah’a yönelik düşman saldırılarının kısa tarihçesine bakıldığında daha en başından itibaren düşmanın asla sadece fiziki imhayla yetinmediği; dikkatini en az fiziki imha kadar devrimci ortamda Devrimci Karargah’ın mücadele tarz ve çizgisinin etrafında oluşan sempati atmosferini dağıtma amaçlı bir psikolojik özel savaş üzerinde de yoğunlaştırdığı kolayca görülmektedir.

Hatırlanacağı üzere, düşman, Hareketimize yönelik henüz daha birinci operasyonunu geliştirme sürecindeyken bir takım uyduruk “gizli tanık”lar üzerinden bu psikolojik savaşı yürürlüğe koymuş ve bu özel savaşın merkezine ise Devrimci Karargah’ın, devrimci ortamın saf militan akışlarının kolaylıkla yönelebileceği “temiz” bir örgüt olduğu saptamasını yerleştirmişti.

Eylemlerimizin yüksek niteliği ve devrimci perspektiflerimizle mücadeleye getirdiğimiz yeni soluk Devrimci Karargah’a Türkiyeli devrimcilerin öncü örgüt arayışlarına güçlü bir cevap olabilme imkanı sağlıyordu. Düşmanın özel savaş terminolojisinde “temiz” olma bu anlama geliyordu. Bu nedenle düşman da çok iyi biliyordu ki, örgütümüzün fiziki darbelenmesi devrimci hareketin bu imkanının tüketilmesi anlamına gelmeyecekti. Özel savaşın en temel kuralınca Devrimci Karargah’a yönelik bilinçlerin bulandırılması esas alındı.

Hareketimize karşı yürütülen psikolojik özel savaşın ana taktiğinin yani itibarsızlaştırmanın temel araçları uyduruk deliller, düşürülmüş unsurlar ve monte edilmiş sanıklar olarak karşımıza çıktı. Bütün bu elemanlar üzerinden bize karşı yürütülen psikolojik özel savaşın temel yöntemi ise Hareketimizin Türkiye devrimci tarihinin bir ürünü olarak algılanmasını engellemek, bu algıyı şaibelerle dağıtmaktı.

Yoldaşlar,

Düşman 30 yıllık bir egemenlik tarihi ardından devrimci hareket üzerindeki kazanımlarını kaybetmek istememektedir.  

Ceberut devlet, oportünist statüko sosyalizmi üzerinden her gün yeniden ürettiği teslimiyet bilincinin dağıtılmasından, yerine devrim ve mücadele bilincinin geçmesinden şiddetle korkmaktadır.

Bu nedenledir ki, devrimin yeniden kendi yüksek hedeflerine yönelebileceğinin mümkün ve gerekli olduğu çağrısı yapan Devrimci Karargah’a karşı yürütülen psikolojik özel savaş kapsamında, Türkiye oportünist solunun her eğiliminin istediğini alıp kullanabileceği şekilde bin bir çeşit sunum yapıldı. Ulusalcı ve şöven eğilimler için “PKK taşeronu” olduğumuz, liberaller için “Ergenekon taşeronu” olduğumuz, statüko demokratları için “kirli paralarla finanse edildiğimiz” propagandası yapıldı. Bu propaganda her fırsatta ve mantık kurgusunda her hangi bir tutarlılık kaygısı taşınmadan binlerce kez yinelendi.

Açıktır ki her propaganda ne kadar başarılı olursa olsun ancak alıcısı olduğu zeminde tutar. Hareketimize yönelik ilk iki operasyon sonrasında kısa örgüt tarihimiz, arkasındaki birikimle az çok görünür ve bilinir olunca düşmanın bu tarz psikolojik özel savaşının çok da başarılı olamayacağını düşünmüştük.

Ancak bugün, Fethullahçı iktidarın Devrimci Karargah adı üzerinden uygulamaya soktuğu gerici faşist devlet zoru liberal, sol, demokratik sosyalist kesimlere yöneldikçe, hakkımızda yürütülen psikolojik özel savaşın dil ve mantığının bu kesimlerin statükoculuk ve mücadele kaçkınlığı olarak tezahür eden ideolojik ve ruhsal gericiliklerinde yeniden meşruiyet kazanmakta olduğunu görüyoruz.

Bundan tam iki yıl önce 7 No’lu Bildiri’mizde sürecin, ne kadar statükoya yapışırlarsa yapışsınlar liberal sol ve sosyalistleri de tehdit altına sokmakta olan karakteri hakkında yaptığımız analizlerle sosyalist ortamı bilgilendirmiş, bu gidişe karşı güçlü bir savunma pozisyonu alabilmek için düşmanın Devrimci Karargah üzerinden saldırdığı devrimci değer ve birikimlere sahip çıkılması çağrısı yapmıştık. Ancak ne yazık ki –beklentilerimizi doğrulayacak tarzda-bu çağrımıza hiç bir karşılık alamadık. Statüko sosyalizmi  Pera ahkamcılığının, salon ve medya bülbüllüğünün dışına çıkmayı, bugün olduğu gibi o gün de kendine ölüm görmüştü.

Düşmanın 27 Nisan saldırısı sonrasında –o da ancak kısıtlı bir çevre tarafından- Şehidimize gösterilen sahiplik bile devrimci muhtevasından yalıtılarak sadece direnişçilik temelinde dar bir çerçeveye oturtuldu. Bu tam da Deniz’lerin eylemciliğini devrimci muhtevasından sıyırarak burjuva demokratik düzeyde benimseyen, onları bu dar çerçevede ikonalaştırarak öldüren statüko sosyalizminin tarzıydı. Yoldaşımızın eylemi de statüko sosyalizminin kabulleri çerçevesinde kavrularak kabullenildi.

Bu kısıtlı tavır hiç değilse demokratik alanda güçlü bir savunma hattı kurmaya yetecek olabilseydi, buna da şükür, denilebilirdi. Ne ki, düşman zoru karşısındaki korku duygusuyla bilinçlerini kapanan sosyalistler devrimin çizgisel gereklerine arkalarını dönmekle aslında bizzat kendilerinin, kendilerine de yönelebilecek olan düşman zoruna  meşruiyet vermiş olduklarının farkında değildiler.

Devrimci Karargah üçüncü davası göstermiştir ki, düşman adımız üzerinden estirdiği korku rüzgarıyla vuruş menzilini artık sol, sosyalist kimi hedefliyorsa ona ulaşacak kertede yükseltmiş bulunmaktadır.

Devrimci Karargah üçüncü davası göstermektedir ki, Devrimci Karargah’ın adı etrafında yaratılan korku duvarının yüksekliğinde kendi siyasal varlığının korunağını bulacağını sanan küçük burjuva dar bakışlı statüko sosyalizmi yanılmaktadır.

Devrimci Karargah üçüncü iddianamesinin mantığı göstermektedir ki, bu zeminde de korkunun ecele hiçbir faydası yoktur.

Üçüncü iddianamede SDP ve TÖP’ün Devrimci Karargah’la ilişkilendirilmesi, örneğin, bu yapıların devrimci hareketin önemli bir yönelimi olan “birlik” arayışlarına sahip olmaları, devrimci hareketin dağınıklığına bir son verme istekleri üzerinden olmuştur. Devrimci Karargah da, devrimci hareketin bu temel yöneliminin elbette ki savunucusudur ve savunmaya elbette devam edecektir. Ancak bundan böyle bu eğilimi ve politikayı savunan her siyasal yapı, düşman uygun gördüğü takdirde, Devrimci Karargah’la ilişkilendirilmekten kendini kurtaramayacaktır.

Üçüncü iddianamede SDP ve TÖP’ün Devrimci Karargah’la ilişkilendirilmesi, örneğin, Şehit yoldaşımız Orhan Yılmazkaya’nın direnişine sahip çıkma tavrı üzerinden kurulmuştur. Şehitlerimize sahip çıkmak devrimci olmanın önemli bir ahlaki göstergesi olduğuna göre bu tavrı gösteren her sosyalist, devlete baş kaldırıda kayıplar veren herhangi bir siyasal yapının üyesi olarak yargılanmaktan, Fethullahçı yargı nezdinde, kendini kurtaramayacaktır.

Bu durumda artık “sıra kimde” diye sormanın neredeyse propagandif bir değeri bile kalmamaktadır. Üçüncü iddianame, daha şimdiden en az üç-dört sosyalist yapıyı, en az üç-dört sosyalist kadroyu gelecek davaların potansiyel hedefi olarak göstermiş durumdadır.

Yoldaşlar,

Devrimci Karargah, statüko sosyalizmince benimsenenler de dahil olmak üzere, devrimci hareketin en ileri istem, tarz ve sloganlarının örgütüdür.  Bu nedenle, düşmana karşı kendi korunmasını Devrimci Karargah’tan uzak duruşuyla güvencelemeye çalışan Türkiye sosyalistleri bundan böyle şu ikilemle karşı karşıya olduklarını idrak etmelidirler: ya Devrimci Karargah’a uzak durmanın bir kanıtı olarak devrimimizin en temel ilke ve doğrultularını sahiplenmeyi tümden terk edecekler ve iyice statükonun bataklığına gömüleceklerdir  ya da Devrimci Karargah’ın bayrağını yükseltmeye çalıştığı devrim ilke ve tarzlarında onunla ortaklaşmaya yöneleceklerdir. Bir kez daha hatırlanmalıdır ki, demokratik alanlardaki çalışma genişliği ancak devrimin ilke ve tarzlarına verili meşruiyet düzeyinin yüksekliğiyle orantılıdır.

Ergenekon davasının bugün geldiği aşama demokratik sosyalistlere öğretici olmalıdır. Fethullahçı gericilik tarafından bir sabah derdest edilmekten korkan muhalifler, liberaller ve demokratlar üye olmak için Ergenekon’un adresini sormaya başlayıp sokaklarda açık tavır almaya başladıktan itibaren AKP iktidarı geri adım atmaya başlamış, tutuklamalar için kanıt “üreten” polis istihbaratını frenlemiş, davaya ilişkin hukuksal söyleminde ara yollar aramaya başlamıştır. Oysa Devrimci Karargah operasyonlarına dahil edilen ve bu tür bir tehditle korkutulan Türkiyeli solcuların tavrı kendilerinin Devrimci Karargah’tan ne kadar uzak olduklarını kanıtlamak ve Devrimci Karargah’a uzak kalmak  doğrultusunda geliştirilmektedir.

Hatırlarsınız, üçüncü davaya ön gelen operasyonlar sürecinde diğerleriyle birlikte yasal bir kurum olmasına karşın Demokratik Dönüşüm dergisinin de düşman tarafından hedef alınmasında bütün sol-sosyalist statüko demokratları susuş kumkuması kesilmiş, düşmanın yarattığı korkuya sınırsız ve acınası bir teslimiyet içinde Demokratik Dönüşüm adıyla ortaklaşmaktan, onun adını anmaktan bile kaçınmışlardı.

Oysa Demokratik Dönüşüm, Türkiyeli savaşkan sosyalizm eğilimlerinin Kürt özgürlükçülüğü ile buluşmasının bir platformu olma amacıyla yapılandırılmış yasal bir dergi idi. Demokratik Dönüşüm dergisiyle o gün yakın olmaktan köşe bucak kaçanlar yarın Kürt özgürlükçülüğünün devrimci halk savaşı sürecinde Türk devletinin yanında olmaya yatkın olanlardır. Ya da başka sözlerle, bugün Türkiyeli bir devrimci savaş çizgisine yakın görünmemek için bu zeminli demokrasi namusunu ve dirayetini göstermeyenlerin bugün Kürt özgürlükçülüğüyle seçimsel çıkarları aşan bir tarzda stratejik yakınlık kuramamaları mücadelenin deterministik bir gereğidir.

Operasyonların ardından gelen süreçte ise bu tavrın utancını vicdanlarda yenecek bir ahlaki tutum değil, tam aksine ve maalesef bunu artık bir utanç vesilesi yapmaktan bile uzak kılacak bir arsızlık öne çıktı.

Örneğin; SDP’li, TÖP’lü ve diğer sosyalistlerin demokrasi mücadelesini bastırmak için tutuklanmalarını sonuna kadar protesto edenler, bu protestoların sömürge demokrasisinin hukuksallığındaki etkisini bizim yoldaşlarımızın zindanlarda kemiklerinin kırılmasına sessiz kalmakta arar oldular.

Ya da; Davaya ilişkin statükocu solun siyasal deşifrasyon kampanyalarında, Soros sosyalizminin davayı kamuoyu önüne getirilebildiği her fırsatta, SDP ve TÖP’ün Devrimci Karargah’la ilişkisizliği Hareketimiz hakkında özel savaşın itibarsızlaştırıcı ve bilinçleri bulanıklaştırıcı diliyle ortaklaşarak düşmana kanıtlanmaya çalışıldı.

Oysa bu örgütler ve sanık sıfatındaki kadrolarıyla hiçbir ilişkimizin olmadığını açıklamaya ve bunun üzerinde canhıraş bir yaygara koparmaya en çok bizim ihtiyacımız vardır, çünkü bu davada düşmanın Devrimci Karargah’ı itibarsızlaştırmak için kullandığı ve bugüne kadar kullandıklarının içinde en ağırlıklı propaganda unsuru olan işkenceci ve devrimci katili polis şefi Hanefi Avcı, hareketimiz adına açılan bu davaya, bizimle dolaylı ya da dolaysız en küçük bir ilişkisi bile olmayan bir bağlamda; ama bu dava kapsamında yargılanan kimi örgüt ve sosyalistlerle ilişkisi üzerinden sanık sıfatıyla dahil edilmiştir.

Biz bu davaya ön gelen operasyonla ilgili 11 No’lu Bildiri’mizde, Hanefi Avcı ismi etrafında sadece siyasal gerçekleri açıklamakla yetindik. Onunla bir devrimci örgütün ilişkilenmesi konusundaki açıklama önceliğini ise –çünkü yapmak zorundadırlar-, devrimci ahlak ve terbiye gereği adı geçen örgüt ve kadrolarına bıraktık. Düşman binlerce kez yaptığı anonslarda Hanefi Avcı adıyla örgütümüzün adını üzerine bastıra bastıra yan yana getirerek doğrudan bizi yaralamaya ve lekelemeye özel bir önem vermesine karşın, bir sosyalist örgütü kendi savunusunu yapmazdan önce mahkum edici bir tarz tutturmamak için kendi kanaat ve yargılarımızı bile dile getirmekten imtina ettik. Peki karşımıza ne çıktı? Sanki bir devrimci örgütün “müritleri ve yanaşmalar” üzerinden bir işkenceci ve devrimci katili polis şefiyle ilişkilenmesi normalmiş gibi konuya ilişkin son derece pişkin bir suskunluk.. ama yakın görünmemek adına Devrimci Karargah’a düşman diliyle arsız bir saldırı..

Bu dava kapsamında yargılanan örgüt ve ileri kadroları, kendilerinin Devrimci Karargah’la bağlantısızlığını kanıtlamak için Hareketimize karşı kullandıkları üslupsuz ve düşman aksanlı yüksek çabanın binde birini düşmanın kendilerini bir işkenceci ve devrimci katiliyle aynı sıralara oturtmasına karşı göstermemektedirler. Böyle bir ihtiyaç duymuyor olabilirler mi? Bu örgüt ve kadroları, belki farkında değiller ama düşman çemberinden kendilerini kurtarma adına, Devrimci Karargah’la ilişkilenmektense Hanefi Avcı’yla yakın durmayı tercih etmekle, statüko ve Soros sosyalistlerinin tezahüratı eşliğinde hızla devrim ve sosyalizm karşıtı bir pozisyona doğru savrulmaktadırlar.

Oysa egemen oligarşinin iç çelişkilerinin bugün geldiği aşama itibariyle üçüncü davanın sanıkları devrim ve sosyalizm adına oldukça dikkatli ve sorumlu davranmak zorundadırlar, çünkü Hanefi Avcı artık bir Ergenekon tutuklusu -da- olmuştur.

İşkenceci ve devrimci katili polis şefiyle doğrudan ilişkilendirilen SDP-TÖP tutuklularının –hazır, yoldaşlarımızın kemiklerinin kırıldığı cezaevlerinde değil de “Silivri”de mukim olmalarından bir esinle- belki de Devrimci Karargah davasından alınarak Ergenekon davasına bağlanmaları ihtimali, ya da belki SDP-TÖP tutukluları üzerinden Devrimci Karargah davasını da Ergenekon’la bağlama ihtimali Fethullahçı yargının hukuk anlayışına makul düşebilir ve belki ahmaklıklarını yazdıkları iddianamelerle defalarca kanıtlamış dava savcılarına bu ihtimal bir cin fikirlilik gibi gelebilir.

Bu uyduruk deliller ve bağlantılar üzerinden yaptığımız çıkarsamalarla sanılmasın ki eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmekteyiz. Normal bir aklın “bu kadarı da olmaz” diyeceği onlarca hamleyi, fethullahçı kadroların güdük zekalarının verdiği cesaretle çok kolay yapabildiğine biz doğrudan tanığız.

Hatta belki, Hanefi Avcı’ya getirilen yeni tutuklama kararı eşliğinde, iddianamede savaşçılarımızın Türk ordusunun Selimiye karargahını vurmakta kullandıkları havan mermilerini, üzerinden iki yılı aşkın bir zaman geçtikten sonra uyduruk kayıtlarla gene TSK’ya aitmiş gibi gösterme girişimlerini, düşmanın üzerimize yürüttüğü özel psikolojik savaşı uyduruk maddi delillerle yeniden güçlendirerek yeni bir evreye çıkartma çabası olarak da yorumlamak gerekebilir.

Daha evvel açıkladığımız bir konuyu burada bir kez daha belirtmek gereklidir; düşmanın bütün yalanlamalarına karşın ikisi doğrudan Selimiye karargahını vuran havan mermilerinin, yaygın bir savaşın kurgulandığı bölgemizde edinilmesinde büyük bir zorluk yoktur. Halkların ortak düşmanı olan emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı yöneltildikten sonra bölgede bu tarz bir lojistiği sağlayacak  dost ve devrimci güçler, şükür ki, vardırlar.

Ez cümle, Ergenekon davasının girdiği açmazları kendilerince düze çıkarmak için böyle bir hamleyi yaparlar mı, yoksa böyle bir hamle onların açmazlarını daha mı büyütür, bu Fethullahçı gericiliğin tercihidir ama üçüncü iddianameyle tasfiye tehditi altına alınan örgüt ve kadro listesindekiler aynı zamanda düşmanın psikolojik özel savaşının da içine çekilme tehdidiyle karşı karşıya olduklarını bilmeli, kavramalıdırlar.

Biz düşmanın üzerimize yönelttiği psikolojik özel savaşı ancak doğru devrimci mevzilenmeyle ve doğru devrimci savaşla bozabileceğimizi biliyoruz, buna uğraşıyoruz, şunu söylüyoruz:

Bütün bu geri ve gerici çerçeveyi parçalamak, düşmanın devrimci ve sosyalist güçlere yönelttiği saldırıyı boşa çıkarmak devrimci güçlerin kolektif çabasını gerektirir. Bu zeminde sonuç almak her durum ve koşulda devrimin ve sosyalizmin ilke ve değerlerini yükseltmekle mümkündür.

Yoldaşlar,

Bu değerlendirmelerimiz ışığında sonuçlar şöyle belirlenmektedir ki;

Her ne kadar içinde bir tek kadromuz bile yargılanmamaktaysa da, yukarıda değerlendirmeye aldığımız bu dava düşmanın hareketimiz üzerine yürüttüğü özel psikolojik savaşın bir gereği olarak Devrimci Karargah davası olarak adlandırılmışsa, bu bizi, bu davanın doğrudan tarafı kılar.

Bu bağlam, her ne kadar örgütümüzle hiç bir organik ilişkileri olmasa da, bu davanın kendini sosyalizm mücadelesine bağlı gören tutsaklarını devrim ve sosyalizm mücadelesinin gerekleri üzerinden bize karşı da sorumlu kılar.

Hele ki düşmanın, devrim ve sosyalizm mücadelesinin kabul edemeyeceği ilişki, tavır ve tutum düzeylerini örgütümüze yönelik psikolojik özel savaşın malzemesi olarak kullanma ihtimali varsa bu sorumluluk yükümlülük değerindedir.

Devrimci Karargah davasının tutsakları düşman yargısını düşmanı yargılama platformlarına dönüştürmekle yükümlüdürler.

Devrimci Karargah davasının tutsakları, bir devrimci mücadele mevzisi haline getirdikleri mahkeme sıralarında işkenceci ve devrimci katili polis şeflerinin oturmasına asla müsaade edemezler.

Devrimci Karargah davasının tutsakları bilirler ki aslolan devrimin yargısıdır.

 

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!

 

Yaşasın Devrimci Karargah!

 

16 Mart 2011