Bildiriler

Devrimci Karargah 2 nolu Bildiri

Türkiye işçi sınıfına, emekçi halklarına ve tüm dünyanın devrimci güçlerine duyurulur:

“Bitmedi o kavga sürüyor, sürecek…”

“Ya bir yol bulacağız, ya bir yol açacağız”

Kartacalı General Annibal

  

Devrimci Karargah olarak, 7 Ağustos 2008 tarihinde İstanbul Selimiye’de bulunan 1. Ordu Karargahı’nı havan topuyla vurduk. Kamuoyuna yaptığımız ilk açıklamamızın ve oluşan dezenformasyonun aksine, iki havan mermimiz kesin olarak kışlanın ana binasının içindeki büyük iç avluya düşmüştür. Ancak burada sadece askeri personelin olması ve polisin izin almadan araştırma yapma şansının bulunmaması nedeniyle, generaller atışlarımızın başarısını polisle işbirliği içinde saklama yoluna gitmişlerdir. Olay sırasında kesinlikle 4 adet patlama olmuştur. Buna bölgedeki vatandaşlar ve militanlarımız tanıktır. 1. Ordu Komutanı’nın, İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü’nün olayı saklama konusundaki acemi tavırlarına herkes tanık olmuştur. Öğleden sonra, Valiyle Orgeneralin görüşmesinde Vali hala lafı gevelemeye çalışırken, 1. Ordu Komutanı artık dayanamamış ve atışın havan olduğunu, sesi tanıdığını, çok havan attırdığını, içeride şarapnel parçaları olduğunu gazetecilere söylemek zorunda kalmıştır.

 

 

Olay sırasında belediye emekçilerinin yaralanması bilinçli bir hareket değil, kazadır. Hedefimizin belediye binası olması söz konusu bile edilemez. Yaralanan emekçilerden özür diliyor, geçmiş olsun dileklerimiz iletiyoruz.

 

Devrimci Karargah, değişik örgütlerde mücadele ettikten sonra, içinden geçilen dönemde devrimci hareketin yetersizliklerini görmüş militanlardan oluşan yeni bir yapıdır.

 

Sözümüz ve eylemimiz, Türk ve Kürt emekçi halklarının devrimci ve sosyalist sözüdür. Bir isyan çağrısı, var olan zulüm ve yalan zincirini kırma çığlığıdır. Bu sözü geçmişte büyütmüş her devrimci örgüt ve militana vefa borcumuzdan kaynaklanan saygımızın ifadesi, bundan sonra büyütmesi gerekenlere ise yol gösteren mütevazı mesajımızdır.

 

Dünya bir vicdansızlık ve duyarsızlık, “bezirgân saltanatı ve zulüm” karanlığı içinde yaşamaktadır. Günümüz dünyasında her 5 saniyede bir çocuk sadece açlıktan ölüyor. Basit hastalıklar, savaşlar buna dâhil bile değil… Batı’nın obezite sorunuyla mücadele, kozmetik ya da evcil hayvan bakımına harcadığı parayla dünyanın tüm açları birkaç kez doyuyor. Ama buna rağmen ülkemizde ve dünyada zenginler, ne yapacaklarını bilemez halde pastalarının üzerine altın koyup yiyorlar. Bu kadarını Pompei ve Sodom halkları dahi yapmamıştı. Bu gidişi gazetelerde okuyup, televizyonlarda izledikten sonra iğrenmeyen ve eyleme geçmeyen artık “insan” değildir. İnsan olmak için arınmak gerekiyor. Devrimci olmak bile şart değil. Batı dünyasının ve ülkemizin küçük burjuva solcularının yaptığı gibi, “halkla ilişkiler” kampanyaları eşliğinde yardım konseri türü “sosyal sorumluluk” projeleri sadece düzeni temizler. Emperyalizmin liderlerinden açlar için birkaç milyon dolar dilenenler, okul yaptırıp vergiden düşenler, çocuk yuvalarına magazin muhabirleri eşliğinde oyuncak dağıtanlar. Bu ikiyüzlülük maskelerinizi artık indirin. Sizden tiksiniyoruz...

 

Biz onlardan değil, “yeryüzünün Lanetlileri”ndeniz. Sorunlara ve çözümlere işaret ediyoruz.

 

Türkiye ve Kuzey Kürdistan halkları, emekçileri ağır bir baskı ve sömürü altındadır. Türkiye, emperyalizmin, işbirlikçilerinin, sermaye sınıfının doymak bilmez kar etme hırsının, gericiliğin, milliyetçiliğin dişleri altında ezilmektedir. Kürdistan ise, Türk şovenizminin sömürgeciliğine, faşizme, gerillayı katletme çabalarına, ulusal inkârcılığa, emperyalizme, Güney Kürdistan’ın işbirlikçi önderleri vasıtasıyla teslim alınma çabalarına karşı direnmektedir.

 

Ortadoğu, emperyalist işgalcilerin oyun sahası olmuştur. Irak’ta işgal başladığından beri 1 milyon Arap ölmüş, ülke yıkılmıştır. Ne mutlu ki emperyalist işgale karşı savaşanlar var. Afganistan harabedir ama direnmektedir. Filistin, siyonizmin azgın ve ahlaksız saldırısı altında 60 yıldan beri inlemekte ama teslim alınamamaktadır. Lübnan, siyonizmin saldırganlığını Hizbullah ve devrimci – komünist güçler vasıtasıyla defetmesine rağmen yine tehdit altındadır. Siyonizm ve emperyalizm İran’a da saldırıya hazırlanmaktadır.

 

Emperyalizmin orduları, kendi içtimalarına toplanmayan her odağa saldırıya yemin etmiştir. Bizim de yeminimiz var: Emperyalizmin ve kapitalizmin askeri olmayacağız. Özgürlük, halkların kardeşliği, devrim ve sosyalizm çığlığını her şart altında haykıracağız. Bu uğurda ölüm nereden gelirse gelsin, hoş geldi, safa geldi…

 

Hareketimiz ABD-İngiliz emperyalizmlerini ve İsrail siyonizmini de vurmaya ant içmiş militanlardan oluşmaktadır. Yoksa mankafalaştırılmış TV izleyicisini cezbetmesi için şöyle mi demeliydik: “Bizi izlemeye devam edin?..”

 

Devrimci Karargah olarak, devrimciyiz, sosyalistiz, komünistiz. Marx, Engels ve Lenin’i önder kabul ediyoruz. Batı merkezli hiçbir kurtuluş ve ilerleme projesini, demokrasi programını Türkiye ve Kürdistan’ın emekçi halkları için mümkün ve gerekli görmüyoruz. Işığın Doğu’dan yükseleceğini biliyoruz. Buradaki Doğu sadece coğrafi bir yön değil; Batı merkezci uygarlık tarifinin dışında ve karşısında olandır tabii... ABD’ye, NATO’ya, AB’ye karşıyız. Sadece karşı değil, bu kuruluşların düşmanıyız. Onlar da bizi düşmanları bellesinler. Kinimizden kaynaklanan sözümüz açık ve samimidir.

 

Türkiye ve Kürdistan solculuğunun başına bela olan liberalizmden, reformizmden, Batı’dan medet ummaktan ve milliyetçilikten bıktık usandık. Türkiye devrimci hareketi, faşizmle dans eden ulusal solculuk ve dünya ufku Kopenhag Kriterleri olan AB’yi aşamayan, Batı hayranı çirkef liberal solculuk seçeneklerinden ikisine de muhtaç değildir. Lanet olsun Mussolini ve Kautsky kılıklı kifayetsiz muhteris solculara… Bizim devrimci tarihimiz, bu denklemi parçalayacak birikime sahiptir ve şimdi artık Devrimci Karargah var.

 

Devrimci hareketimizin çizgisi enternasyonalist, anti-emperyalist, anti-sömürgeci, anti-şovenist, anti-siyonist, işçi sınıfçı, devrimci, halkçı ve silahlı olmak zorundadır. Halkımızın samimi İslami inançlarıyla bizim hiçbir derdimiz yoktur. Halkımız, “topraktan öğrenip, kitapsız bilendir”. Laikçiler’den değiliz. Ama AKP gibi ABD uşaklarının emekçi halkımıza giydirdiği deli gömleğinin de parçalanması gerektiği inancındayız. Fethullah Gülen’i bir din adamı değil, ABD ajanı olarak görüyoruz.

 

Bizim, zorla ya da gönüllü olarak askerlik yapan halk çocuklarıyla bir sorunumuz yok. Ama hedef aldığımız orduyu yöneten generaller, geçmişte de şimdi de halkımızın, bizim düşmanımızdır. Ordunun yönetim yapısı cumhuriyet tarihi boyunca emperyalizm tarafından, sermaye sınıfının genel çıkarları doğrultusunda şekillendirildi. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün tercihi Batılı olmaktı. O anda dünya tarihinin izin verdiği ölçüde Batıcı ama aynı zamanda ulusal bir politika izlediler. Batıcılık tercihleri, ulusalcılık zorunluluklarıydı.

 

Türkiye’de başarıya ulaşan tüm askeri darbeler, NATO’nun, ABD’nin bilgisi, onayı ve yönlendirmesiyle muvazzaf subaylar tarafından yapıldı. Menderes Türkiye’yi NATO’ya soktu; Menderes’i devirip asan generallerin ilk açıklaması NATO’ya ve CENTO’yla bağlı olduklarıydı. Türk askeri NATO’ya girebilmek için Kore halkının sosyalizm kavgası veren militanlarına kurşun sıkmak zorunda bırakıldı. Generaller, sosyalizme, halka, işçilere düşman her türlü askeri faaliyetin içinde oldular. Ülkeyi ABD’nin Jüpiter füzeleriyle, nükleer bombalarıyla doldurdular. Halklarımız uyanık olsun, İncirlik hala da öyledir…

 

Generaller günümüzde de Afganistan, Lübnan ve Bosna Hersek’de asker bulundurarak Türk ordusunun emperyalizme hizmetini sağlar; İsrail’in nükleer silahlarına karşı çıkmazken İran’ın üretmesine itiraz eder; siyonist İsrail’in en büyük destekçisi ve silah satın alıcısı durumundalar. ABD Irak halkını katlederken, uçaklarına yakıtlarının büyük bölümünü aynı generaller sağlamıştı; generaller Batılı karargâhlarda eğitim alarak kontr-gerillacılık öğreniyorlar… Ergenekon davası belki bir tiyatro ama, kontr-gerillayı halkımız Mustafa Suphiler’in katlinden, 1 Mayıs 1977’den, Kürdistan’dan, Maraş’tan, Çorum’dan, Sivas’tan, 19 Aralık Cezaevi Katliamı’ndan, Hırant Dink’in katlinden çok iyi biliyor. Sivas’ta Alevi halkımız, sosyalist aydınlarımız gericiler tarafından cayır cayır yakılırken kısacık bir mesafedeki binlerce askeri harekete geçirmek bu generallerin aklına bile gelmemişti. Hani gericiliğe karşıydılar?.. Daha kısa süre önce 19 Aralık’ta cezaevlerinde savunmasız devrimci tutsakları katleden subaylar zaman aşımı nedeniyle aklanmadılar mı? Generaller, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde bünyelerinden çıkan devrimci subayları işkencehanelerde ezdiler, sokaklarda katlettiler, ordudan attılar. Ama tarihleri boyunca işkenceci subaylarını korumadılar mı? Halen Albay Ali Öz, Tuğgeneral Levent Ersöz gibiler her gün bir skandal haberle gazetelerin manşetlerinde değil mi? Bunları herkesin unutacağına gerçekten inandılar mı? Biz unutmadık, unutturmayız… Şimdi ABD denetiminde ve AKP-Genelkurmay ittifakıyla yapılan bir tasfiye hamlesi bu kadar pisliği yıkamaya yeter mi? Halen 33 Kurşun’un tetikçisi Mustafa Muğlalı’nın adı tetiği çektiği Van Özalp’de kışlanın kapısında yazılı değil mi? Topal Osman’ın heykeli açılırken, Seyyid Rıza’nın fotoğrafını gençlerin elinden toplamıyor mu Dersim’de polis? O zaman bu düzene, onun tetikçisi generallere neden inanalım?.. Neden inanalım sokak tezgahlarından Ahmet Arif alıp okurken?..

 

Generallerin Cumhuriyet tarihi boyunca oynadıkları uğursuz rolü en iyi Kürt halkı biliyor. Türk milliyetçiliği üzerine şekillendirilen, Kürt halkını yok varsayan bir siyasetin en militan uygulayıcısı generaller olmuştu. Onlarca isyanı, on binlerce Kürt köylüsünü ve direnişçi gencini katlederek bastırdılar. Ne için?.. “Kürt halkının olmadığını kanıtlamak” için. Şimdilerde gazetelere demeç vererek, “Çok yanlışlar yapıldı; Kürtler’le Türkler kardeştir; emperyalizm kışkırtıyor” diyorlar. Peki, bu haksız savaşta ölen on binlerce Kürt ve Türk gencinin hesabını kim verecek? Yeşilyurt köyündeki “pisliğin”, Diyarbakır, Mamak, Metris cezaevlerinin, panzerlere bağlanıp sürüklenen insanlığın, kayıpların, Hizbulkontra’nın, bombalanan gazetelerin, o gazeteyi dağıttığı için katledilen çocukların, gerillanın karşısına dağlara sürülüp öldürülen eğitimsiz yoksul halk çocukları askerlerin suçlusu kim?

 

Bize göre bu suçların sorumluları, Türk milliyetçiliği tarafından gözleri kör edilmiş asker ve sivil yöneticilerdir. Mustafa Kemaller, İnönüler, Topal Osmanlar, Mustafa Muğlalılar, Cemal Gürseller, Celal Bayarlar, Fahri Korutürkler, Alpaslan Türkeşler, Kenan Evrenler, Memduh Tağmaçlar, Baki Tuğlar, Esat Oktay Yıldıranlar, Cem Erseverler, Veli Küçükler, Pamukoğulları, Kundakçılar, Sarızeybekler… Bu listeyi biz bile kütüphane olmadan zor yaparız.

 

Bir de zulüm görenlere sorun bakalım…

 

1990’larda TBMM’nin bir komisyonu dahi binlerce Kürt köyünün ve mezrasının askerler tarafından yakılıp boşaltıldığını, milyonlarca Kürt köylüsünün evini terk etmek zorunda kaldığını tespit etmedi mi? Genelkurmay, DTP’yi bile terörist ilan ediyor, tanımıyor. Tayyip Erdoğan, DTP’li vekillerin elini dahi sıkmıyor. ABD, PKK’yi terörist ilan ederek, 5 Kasım 2007 Beyaz Saray görüşmesinden bu yana, Kürt sorununa “nihai askeri çözüm” konusunda generalleri ve sivil yöneticileri kışkırtıyor. İsrail buna Heron insansız uçaklarıyla yardım ediyor. Hani nerede, “PKK’yi ABD destekliyor” diye bir süre önce bas bas bağıran her boydan faşistler? Bu soruyu sol görünümlü milliyetçilere, ulusal solculara da soruyoruz… Cevap verin sahtekâr solcular…

 

Bunların sorumlusu, generaller ve Kürt halkını görmezden gelen, asimile edebileceğini sanma yanılgısına düşen sivil yöneticilerdir.

 

Biz devrimciler baştan beri, İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark) adlı eseri Dr. Hikmet Kıvılcımlı 1930’larda yazdığından, 1960’larda Doğu Mitingleri’ni yaptıktan, Deniz Gezmiş idam sehpasından iki halkın mücadele birliğini 1972’de haykırdıktan, İbrahim Kaypakkaya Kemalizm ve ulusal sorun konusundaki tezlerini yine 1972’de yazdıktan sonra ve bugüne kadar Kürt halkının yanındayız ve öyle olmaya devam edeceğiz. Bir halkı ezen halk özgür olamaz. Biz, Türk halkının özgürlüğünün, Kürt halkının özgürlüğünden geçtiğini biliyoruz. AB’nin yolu Diyarbakır’dan değil, Türkiye devriminin yolu Kürdistan devriminden geçer. Tersi de doğrudur.

 

Taraf gazetesi gibi paçavraların ve liberal solcu azgınların yaptığı propagandanın tersine, devrimci hareketin tarihi temizdir. Her dönemde iktidarı desteklemenin ideolojik temasını bulan ve devrimcilikten korkup kaçtıktan sonra düzenin sol yanına yamalananlar yakamızdan düşsün artık. Rasim Ozan Kütahyalı, devrimci önderlere ettiğin küfürler için seni de “not ettik”.

 

Biz, devrime ve sosyalizme inanıyoruz. Marksizm’e ve Leninizm’e… “Bitmedi o kavga sürüyor, sürecek / Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek.” Devrime, şiire inandığımız kadar inanıyoruz. İnandığımız gibi yaşıyoruz. Tüm devrimcilere de tavsiyemiz de odur. Can Yücel’in dediği gibi, “Ne kadar yalansız yaşarsak, o kadar iyi.” Kafasını Beyoğlu’ndan kaldıramayan, düzen sınırlarını aşamayan tüm devrimci dostlarımıza da âcizane tavsiyemiz odur. Yeni ufuklara açılmanın zamanıdır. Her devrimci, bulunduğu noktada bunun yöntemini bulmalı, araçlarını yaratmalıdır. Devrimci Karargah, denize doğru giden büyük devrim ırmağına katılmak isteyen küçücük bir dereciktir. Denize kavuşacağız. Hep birlikte… İnanmayanlar, güvenmeyenler duysun. Biz bir mesaj verdik bu mesaj şimdi size ulaşıyor. Ötesi var mı?.. Büyük laf edeceğimize, küçük iş yapalım. Yetmez mi?

 

Devrimci Karargah olarak, siyonizme karşı Filistin ve Lübnan halklarının yanındayız. İşbirlikçi tüm Arap rejimlerini lanetliyoruz. George Habbaş’ı, FHKC’nin Genel Sekreteri Şehit Ebu Ali Mustafa’yı, HAMAS’lı Şehit Abdülaziz Rantısi’yi saygıyla anıyoruz. Buradan kimseden gocunmadan Hizbullah ve lideri Hasan Nasrallah’a selam gönderiyoruz.

 

Latin Amerika’nın sosyalizme akan tüm halklarını, mücadele dinamiklerini selamlıyoruz. Binbaşı Ernesto Che Guevera’yı gönlümüzün en müstesna yerinde anarken, FARC’ın geçtiğimiz aylarda ölen kurucu lideri Manuel Marulanda ve şehit Raul Reyes’i unutmuyoruz; Fidel Castro’ya, Hugo Chavez’e, Eva Morales’e, asi kıtanın topraksız köylülerine, işsiz işçilerine, aydınlarına, madencilerine Türkiye ve Kürdistan halklarının en içten devrimci selamlarını iletiyoruz.

 

Geleneğimizi, tüm hata ve eksiklerimizi öğrenmeye ve aşmaya çalışarak, “cahil kendini aklar, kâmil özünü yoklar” düsturuna bağlı kalıp özeleştirilerimizi vererek, şehitlerimiz ve inadımız üzerine kurabileceğimizi biliyoruz. Gücümüzü ve cesaretimizi, Mustafa Suphi, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Erdal Eren, Necdet Adalı, Remzi Basalak, Tamer Arda, Bedri Yağan, Sinan Kukul, Mehmet Demirdağ, Cafer Camgöz, Bülent Ramazan Ongan, Hasan Ocak, Veysel Güney, Mazlum Doğan ve Agit’ten alıyoruz. Tüm devrimcileri ve devrimci örgütleri yoldaşımız belliyoruz.

 

Eylemimizi yaptığımız yerde, şehih devrimciler Sinan Cemgil ve Sabahat Karataş’ın mezarları da bulunuyor. Bu şekilde şehit devrimcilerin çelik selamını cellatlarına gönderiyoruz. Devrimcilerin hafızası tarihtir. Ve biz tarihi, ezilenlerin, isyan edip o anda yenilse bile tarihsel zafere yazgılı olanların tarafından okuyup yazmaya meyilliyiz. Yoksa, beylerin, paşaların tarafından değil… Hızır Paşa’yı, Çelebi Mehmet’i sevmeyiz; sevdamız, dedelerden Pir Sultan’a, şeyhlerden Bedreddin’edir.

 

Halkın haklı öfkesi katilleri bulacak… 12 Eylül cuntacısı Kenan Evren ve “1000 operasyonun icracısı” Mehmet Ağar, siz de dikkatli olun; bir gece ansızın gelebiliriz…

 

Son olarak, şöyle bağlamak mümkün gibi görünüyor bize… Devrimcilik dedikleri de bir tür dervişlik. Dervişliğin ne olduğunu ise Yunus Emre anlatıyor: “Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil / Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil.” Biz hırkaya muhtaç değiliz. Devrimciliği bir gönül ve yürek işi olarak kavramaktayız. Başarabilir miyiz bunu?.. Denemeye değmez mi?

 

Selam olsun bizden önce geçene, selam olsun silah elde düşene…