Temel Metinler

Politik Bildirge

ŞİMDİ DENİZLERE AÇILMA ZAMANIDIR…

Ekim 2006

Giriş

On yıllardır devrimci hareket Türkiye emekçi halklarının ne politik ne de ideolojik temsilini yapabiliyor. 20’li yıllardaki komünist kuruluş, 60’lı yıllardaki militan çıkış devrelerinden sonra, çeyrek asırdır yaşanan örgütsel, politik ve ideolojik etkisizlik hali, devrimci hareketin tarihinde neredeyse üçüncü bir periyot durumunu alarak statüleşti. Statü, kendiliğinden gidişi örgüt ve siyaset pratiği olarak benimseyen, bundan çıkış için irade geliştirmeyen sol-marksist kesimlerce her gün yeniden üretiliyor. Üçüncü dönemin egemen örgüt ve siyaset anlayışı statükoculuk olmuş durumdadır. Yeni bir devrimci çıkış, anılan sol statünün ve statükocu solculuğun üzerine yürünerek yapılacaktır. On yılların pratik politik ataleti statükocu solculuğu, onun örgütsel, politik ve ideolojik duruşunu karşımıza almadan, parçalamadan aşılamayacaktır.

 

20’lerden gelen komünist faaliyetin çıkışsızlığı Denizler’in saf devrimci militan çizgisiyle aşıldı. Basit bir analoji bizi “Deniz olunmalı”ya götürmektedir. Bu küçük burjuva romantik bir öykünme değil, bölgesel savaşın bütün ağırlığıyla ülkemize yığılmakta olduğu yeni dönemin kaçınılmaz devrimci tutumudur.

Bu anlayıştan hareketle, (X ve Y yapıları) geçmişin statükoculuğu içinde aşınan örgütsel yapılarını terk ederek yeni zeminde buluşmuş, sınıf mücadelesinin günümüzdeki dingin sularından bölgesel savaşın kaosuna açılmak amacıyla güçlerini birbirlerine katmışlardır.

Aşağıdaki bildirge, bu kararlaşmanın örgütsel ve siyasi çerçevesini belirlemektedir.

Leninci marksizm pusulamız, devrimci tarihimiz rotamız olacaktır.

Devrimci selamlarımızla…

 

 

1  GENEL DEĞERLENDİRME

    EMPERYALİST DÜNYA YENİ BİR YENİDEN PAYLAŞIM SÜRECİNE GİRMİŞTİR!

Dünya yeni yüzyıla proletaryanın uluslararası hareketinin yokluğu koşullarında girdi. Sosyalist çöküşün yarattığı vakum bir taraftan emperyalist-kapitalist dünyayı içine çekerken, diğer taraftan karşıtına göre örgütlenmiş bu cepheyi biçim anomalilerine uğrattı. Emperyalist dünyanın soğuk savaşa göre şekillenen yapısı esas olarak ABD’nin askeri aygıtına ve Avrupa’yla Japonya’nın hem uluslararası sermaye genişlemesini hem de ABD askeri aygıtını finanse eden gerçek sermaye yapısına dayalı bir işbölümü tarzında idi. Sosyalist sistemin çöküşüyle başlayan yeniden paylaşım süreci, ABD’yi reel sermaye gücü açısından, AB ve Japonya’yı ise askeri güç açısından uygunsuz durumda yakaladı.

ABD, soğuk savaş dönemindeki motivasyonu ve askeri güç üstünlüğüyle yeniden paylaşım döneminin bu yeni açılışında atağa geçmekte gecikmedi. Dönemin yeniden sömürgecilik karakterini “önleyici savaş doktrini” adı altında kavramsallaştırırken, Avrupa sermayesinin lokomotifi durumunda olan Almanya, kendi doğusunu entegre etme uğraşısı içinde zaman yitiriyordu. Ardından, oğul Bush ve neo-con’larca, Reagan döneminden beri ifade edilen “Yeni Dünya Düzeni” kavramından anladıklarını “Yeni Satranç Tahtası” ile Ortadoğu üzerine programlaştırarak, çağı “Amerikan Yüzyılı” kılma hedeflerini açıkça ilan ettiler ve sadece doğulu halklara değil, aynı zamanda bütün diğer emperyalist odaklara da meydan okuyan bir sürece giriş yaptılar.

Sosyalizmin çöküşüyle “Tarihin Sonu”nu ilan eden emperyalist dünya, sosyalizmin boşalttığı alanları ele geçirmede artık “Medeniyetler Savaşı” aşamasına geçiyor ve W. Bush bunu yeni bir “Haçlı Seferi” olarak ilan etmekten çekinmiyordu. Olay, emperyalist-kapitalist dünyanın coğrafi adı olan Batı’nın, geçmişte doğrudan sosyalizmin içinde ya da sosyalist sistemin varlık koşullarında ve desteğiyle emperyalist sisteme karşı görece özerkliğini koruyabilmiş ülkeler coğrafyası olan Doğu’yu sömürgeleştirme, sisteme mutlak entegrasyonunu sağlama programıydı. Ya da başka sözcüklerle ifade edecek olursak, yapılmak istenen hem batı ile doğunun yüzyıllardan gelen tarihsel, sosyal, kültürel farklı oluşlarını, hem de bunun yol açtığı ekonomik ve politik farklı duruşlarını yeni politik aşamada emperyalist zorla aşma girişimiydi. 11 Eylül bu kaçınılmaz hesaplaşmanın gongunu çaldı. Bu hesaplaşmada ilk darbeyi atlatan Rusya ve Çin, hızla kendilerini toparlayarak, emperyalist paylaşım sürecinde kendilerine yer bulmak amacıyla sosyalist altyapılarını yeniden düzenleyerek kapitalist pazar paylaşımı kavgasında yerlerini güçlü bir şekilde aldılar.

Tarihsel ve toplumsal şekilleniş olarak Batı, Girit’ten başlayan teknik ve teknik dolayımlı üretici güçler coğrafyasını oluştururken, Doğu, Mezopotamya bataklıklarından yükselen insan ve insan dolayımlı üretici güçler coğrafyasıydı. Bu nedenle sosyalizmi alaşağı etmiş ileri ve zengin ülkeler sistemi olan emperyalizmin, doğunun yoksul ve geri halklarını kolayca dize getireceği ve oralara “ileri insanlık” adına moderniteyi taşıyacağı düşünülüyordu. Oysa doğu insanı, batının yabancılaşmayı en üst düzeyde yaşayan insan ve toplum bilinçlerinin algılayamadığı bir direnç gösterdi. Sosyalizmin, sömürülen ve ezilen insanlara ait bir kurtuluş ideolojisi olmaktan düşmesinin sonrasında bu direniş bölge halklarının tarihsel ideolojisi olan İslam adına yapılıyordu. Özellikle de İslam’ın Şii versiyonu tarafından… ABD emperyalizmi yakın tarihte İslam’ın Sünni devletleşmeleriyle kolayca işbirliğine gidebilmiş ve onlar üzerinden sosyalizmi kuşatmak için “Yeşil Kuşak” projesini gerçekleştirebilmişti. Şii İslam ise emperyalist politikalara şiddetle direniyor ve anti-emperyalist dünya halklarının sempatisini kazanıyordu.

Şii İslam’ın modern siyasal tarihte yerini alışı İran İslam devrimiyle oldu. Bu devrim, Bolşevik devrim ve ardından gelen diğer sosyalist ve anti-sömürgeci başkaldırılardan sonra, geri doğu halklarının emperyalizme ikinci meydan okuyuşuydu ve emperyalizmin bölgesel yayılışı ikinci kez engellenmiş oluyordu. Emperyalist sistem, 70 yıllık bir aradan sonra Bolşevik devriminin, sosyalizmin üzerinden geçmeyi başardı. Şimdi sıra İran devrimindedir. Bu yüzden bölgesel kaosa ait bütün güncel ve çoğu birbirine karşıt gibi ortaya çıkan veriler, hep bu genelde Batı, özelde ABD-İran karşıtlığı üzerinden okunur ve anlaşılır olmalıdır. Hristiyan dünya ile İslam dünyası arasındaki artan gerilim kaynaklarını bu bağlamda düşünmek, önceden çok tanık olunmayan şekilde gerginleşen sembolik olayları bu şekilde okumak gerekmektedir. Batı uygarlığı nasıl sömürgecilik döneminin papasını, sosyalizmle mücadele döneminin papasını bulup çıkarttıysa; Papa 16. Benedict de anılan güncel çizgisinin de en az onlar kadar politik papası olacaktır.

Doğru anlaşılması gereken birinci konu, tek dünya gücü konumunda politika üreten ve dünyanın en gelişkin savaş makinesi olan ABD’nin dünya siyasetine kadir-i mutlak statüde yön verebilmesinin söz konusu olamadığıdır. ABD, hem Irak ve Afganistan’daki direnişin altında kalmış ve giderek kendisi için yeterli gördüğü asgari programlara doğru çekilmektedir, hem de Irak ve Lübnan’da kendine karşıt güçleri büyütmekten kaçınamamıştır. Doğru okunması ve anlaşılması gereken ikinci gerçek ise, emperyalist dünyanın bir ABD imparatorluğu şeklinde, bir süper emperyalizm düzeyinde örgütlenip politika yürütemediğidir.

ABD, özellikle Bush’un birinci döneminde bütün dünyayı, “ya bizimlesiniz ya da bize karşı taraftasınız”, şeklinde bir tasnifle hegemonyası altına alma politikasına yöneldiğinde sadece işgal ettiği Irak halkının direnciyle değil, başta Almanya-Fransa ekseni olmak üzere geniş bir Avrupa bloğu ve bu blokla ortaklaşan Asya ülkelerinin karşıtlığıyla karşılaştı. Dışındaki emperyalist dünyanın mali ve siyasi direnci, ABD’yi tek kişilik gösteriden BM zemininde politika yapmaya mecbur etti. Bugün, Bush yönetiminin ikinci dönemi esas olarak bu yeni yaklaşımla yürütülüyor. ABD’nin, bölgesel soygunu diğer emperyal ülkelerle paylaşmaya yanaşması, Irak savaşı sırasında ortaya çıkan trans-Atlantik çatlağını artık kapatmış görünse de, ABD’nin hem Irak, hem İran politikalarındaki tutuk davranışları paktın iç direncinin bir başka işareti olmaktadır.

Yüzyılın ortalarından beri “emperyalizmin Ortadoğu’daki hançeri” rolünü Filistin ve diğer Arap halklarının siyonist ırkçılıkla ezilmesi, topraklarının işgal altında tutulup ilhak edilmesi politikalarıyla sürdüren İsrail devleti, gelinen aşamada Ortadoğu’daki bilinen sorunun adının “Filistin sorunu” değil, “İsrail sorunu” olduğunun sarih şekilde görülmesine neden olmuştur. İsrail’in varlığı ve politikalarıyla Filistin halkının bağımsızlığına, özgürlüğüne kavuşması hiçbir şart altında mümkün değildir. Yahudi ve Arap halklarının tarihte yüzlerce yıl olduğu gibi birlikte ve barış içinde yaşayabilmesinin yolu, İsrail’in yıkılmasından geçecektir. Bu aynı zamanda Ortadoğu üzerindeki emperyalist vesayetin de parçalanması anlamına gelecektir.

***

Sosyalizmin bir sistem olarak çökmesi ve emperyalizmin atağı sadece bölge ve dünya politikalarının bu kaoslara sürüklenmesine yol açmadı, aynı zamanda dünya olaylarının leninci marksizm tarafından algılanıp yorumlanmasının da önüne geçti. Marksizm içinden hareketle genelde emperyalizmin, özelde ABD’nin hâkimiyetini kutsayan sol teoriler, Fukuyama ve Huntington teorilerinin marksist versiyonları olarak ortaya sürüldüler. Emperyalizmin sosyo-ekonomik alt yapısı olan finans kapitalin, sadece emek dünyasından karşıtları için değil, aynı zamanda aynı pazara göz diktiği rakipleri için de saldırgan olmasının yapısal olduğu gerçeğini görmezden gelen yeni finans kapitalizm ve süper emperyalizm teorileri burjuva batı solu eliyle “imparatorluk” kavramıyla birlikte ileri sürüldü. Günümüz emperyalizm teorileri aslında eski Kautskici finans kapitalizm yaklaşımlarının post modernizm soslarıyla yeniden pazarlanmasından öte hiçbir yenilik taşımamaktaydı. İmparatorluğu, finans kapitalizmin emperyalizmden de yüksek bir aşaması sayan kavramsallaştırma içinde, kapitalist sistemin öngörülemez şekilde kendini yenilediği ve artık proletaryanın ve onun enternasyonalizminin siyasal değerinin kalmadığı esaslarına dayanarak emperyal diktatoryaların yerini alan “içeren imparatorluk” u ezilen halklar için de kabul edilmesi gereken bir sistem olarak sunan, onun saldırgan yüzünü “içerme” gibi ne idüğü bilinmeyen düzeylerle saklamaya çalışan, dünya YDD, BOP gibi doğrudan Amerikan projelerinin saldırısı altındayken imparatorluğun merkezsiz ve herkesin imparatorluğu olduğu tezini işleyen türedi ideolojiler sadece emperyalizmin gücüne tapan, yenilgin burjuva ve küçük burjuvalar tarafından savunulur olmaktan öteye geçememektedir.

Günümüz emperyal olaylarını algılamak ve anlamak açısından leninizmin emperyalizm teorisi yeterince açıklayıcı olduğu ve emperyalizmin özellikle doğulu halklara yönelik BOP kapsamlı saldırısına karşı leninist “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halkları birleşin!” sloganının bizlere zaferin yolunu gösterdiği görüşündeyiz…

II.

    TÜRKİYE BÖLGESEL EMPERYALİST-SİYONİST POLİTİKALARIN KARARGAHLARINDAN BİRİDİR!

ABD emperyalizmi, Ortadoğu halklarına saldırısı öncesinde, Türkiye’yi İsrail’den sonraki en önemli bağlaşıklarından biri olarak görmüştü. Türkiye, emperyalizmin gündemdeki saldırısına hem güçlü ordusuyla vurucu güç görevi görebilir, hem de İslam toplumu olması nedeniyle bölge halkları nezdinde emperyalist saldırının haçlı yüzünü kamufle edebilirdi. Bu nedenle emperyalist doğuya açılma programlarının öngününde Akparti’nin iktidar olması sağlandı. Ancak bu durumda, ülkenin geleneksel kemalist-devletçi yönetici sınıflarıyla politik yönetimi arasındaki çelişki şiddetlendirilmiş oldu. ABD pragmatizmi bile, Ortadoğulu siyaset sarkacını kavramakta sıkıntı çekti, bedelini 1 Mart tezkeresinin Meclis’te takılmasıyla ödedi. Tezkere oylamasının sonrasında Türkiye-ABD ilişkilerinde uyumsuzlaşma süreci yaşanmaya başladı. W. Bush’un birinci döneminde ABD ve AB arasındaki yaklaşım farkları tüm bölge ülkelerine olduğu gibi Türkiye burjuvazisine de özerk bir politika alanı yaratabilmişti. Tezkere krizinin hemen ertesinde hızla AB’ye katılma programına yüklenen Akparti hükümeti, Avrupa ülkelerinin desteğiyle kemalist yönetici sınıflarıyla özellikle ordunun basıncını göğüsleyebiliyordu. Bush’un ikinci dönemi birinci döneme kıyasla iki temel politik kaymayla karakterize oldu. Birincisi, yukarıda da değindiğimiz gibi ABD ve AB arasındaki çatlağın kapatılması sürecine girildi ve böylece Akparti yönetiminin özerk bir manevra alanı kalmadı. İkincisi ise, Irak’da Şiilerin, Filistin’de Hamas’ın seçimlerden başarıyla çıkması ve bu iktidar sürecinde ülkede hızla yükselen anti-Amerikan eğilim, Bush ve neo-con’ların İslam’ın içindeki radikal ve ılımlı İslam ayrımını gözeten politikalar yerine kendilerine doğrudan uyum gösteremeyen İslam’ın her türüne tedbir almaya yönelen politikalara dönüştü. Özellikle Erdoğan’ın Bush yönetimi nezdindeki kredisi hızla düşürüldü.

Akparti’ye emperyalist merkezlerce verilen destek Akparti iktidarının İslam’ı batı emperyalizmine entegre etmede bir model olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin gözlendiği sürece devam etti. Akparti’nin Sünni İslam’ının yapısal olarak bölgesel İslam direnişinin Şii gerçeğine model olamayacağının anlaşılması için ise, üniversitelerdeki ve araştırma kuruluşlarındaki yüzlerce akademisyene ve onların hazırladığı binlerce sayfa teze karşın bir siyasal öngörüyle değil, ancak deneysel oldu ve bu deney emperyalizme oldukça pahalıya mal olan bir işgal sürecinin yaşanmasını gerektirdi.

ABD şimdi Türkiye’yi yeniden siyasal biçimleme tezgâhına sokmuştur. Bu tezgâh bir taraftan AKP İslamı’nı gene bir şekilde egemen politika alanında istihdam ederken, aynı zamanda dinsel yapının siyasal yaşamdaki etkisini azaltmaya yönelik girişimlerle kendini gösteriyor; bu sınırlandırmayı Amerikancı bölge politikalarına doğrudan yatkın burjuva partilerini siyasal etkinlik alanlarına doğru taşıma planlarıyla birlikte yürütülüyor.

Bu aşamada ABD’nin Türkiye’ye vermek istediği en önemli siyasal biçim ise, özellikle Kürt sorunu çerçevesindedir. Geleneksel Türk devlet politikaları hala Irak Kürt federe yönetimiyle dahi diplomatik ilişki geliştirmeye direnirken, ABD’nin özellikle gündemdeki İran savaşı itibariyle cephe gerisini tahkim edebilmek ve İran’a güçlü vurabilmek için ihtiyaç duyduğu en temel taktik adım, TC ve Kürt federasyonunun birbirine yakın kılınmasıdır. Irak’ın bütünlüğü programından çoktan vazgeçen ABD’nin parçalanmış bir Irak’ta ve hele ki İran savaşı koşullarında bölgede kendisine en güçlü yataklık ilişkileri gösteren federe Kürt yapısını bile korumakta güçlük çekeceği açıktır. Bu yüzden TC-Barzani ittifakı ya da en azından aralarındaki ilişkinin sorunsuzluğu ABD açısından stratejik önemdedir. Türk ordusunun böyle bir ittifaka direnmesi Misak-ı Millici devlet politikası nedeniyledir. Güney Kürtleri’ni ve onların siyasallaşmasını meşru gören bir politik tutumun Kuzey Kürtleri’ni de özgürlükçü temelde harekete geçireceğinden korkan sömürgeci zihniyet, özellikle Öcalan tarafından ileri sürülen “iktidarcı ve devletçi olmayan” siyasal programlarla sakinleştirilmeye çalışılmaktadır. Gelinen aşamada hem devlet ve ordu güçleri içinde, hem de sivil siyaset sınıfları içinde bugüne kadar Kürt sorununda “şahin” politikalar izlemiş olanların da katkısıyla ABD politikalarına oldukça uyumlu bir Türk siyasal ortamının gerçekleştirileceği şimdiden görülebilmektedir.

Bütün bu bölgesel kaos içinde Türkiye büyük burjuvazisi, bugüne kadar olduğu gibi bugün de, saf bir siyasal sunuş ve ağırlık oluşturmak gücünde değildir. En yukarıda bir avuç Türk finans kapitalisti ve onlarla yakın işbirliği içindeki Anadolu kodaman bezirganlığı sürekli karlarını büyütmenin tatmini içinde bağımsız bir siyasal çizgi oluşturmaya bile yönelmemektedirler. Onlar için aslolan, tümüyle entegre oldukları emperyalist dünyayla Türkiye siyasetinin ters düşmemesi ve Türk siyasal yapısının uluslararası emperyalizmin bütün istemlerine harfiyen uymasıdır. Aksi takdirde uluslararası mali piyasaların küçük bir hamlesiyle Türkiye burjuvazisinin sermaye birikiminin büyük bir kısmının değersizleştirilmesi, geçmişte ve en son borsa krizinde görüldüğü gibi mümkün olabilmektedir. Uluslararası emperyalist kurumlarda ilan edilen “yükselen pazar”lar ancak emperyalist politikalara harfiyen uyan ülkeler bazında belirlenmektedir. İradesini böylesine uluslararası emperyalizme teslim etmiş Türkiye egemen sınıflarının ardı sıra devlet elitinin de bölge politikalarına uyumlandırılması, siyasal iktidar ve yönetici sınıflar arasındaki çelişki yatıştırıldıktan sonra elbette çözümlenecektir. Türk ordusu Büyükanıt’ın ağzından, düzen partileri de yeni siyasal adaylar Ağar ve Bahçeli’nin ağzıyla Amerikan politikalarına biat edeceklerini açıklamış durumdadırlar. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde düzenlenecek siyasal yapı bir taraftan Bush ve neo-con’ların da artık korktuğu İslamı daha kontrol edilir ve karşıt bir siyasal basınç oluşturamaz sınırlara çekerken Federe Kürt devletiyle daha ileri politik ve Kuzey Kürdistan halkıyla kültürel politikalar temelinde bir yakınlık oluşturacaktır. Görülen odur ki, İmralı politikaları da bu gelişmeye kolaylık sağlamakta, egemen politik aktörlere ihtiyaç duydukları bütün kozları vermeye yatkın durumdadır.

Türkiye emperyalizm adına bölge halklarına karşı yürütülecek bir savaşın unsuru hatta alanı olmaya doğru hızla ilerlemektedir.

III.

    SALDIRGAN EMPERYALİZME KARŞI TÜM DÜNYA HALKLARININ VE EMEKÇİLERİNİN KURTULUŞU SOSYALİZMDEDİR!

 

Küresel ve bölgesel emperyalist politikalara karşı bugün bölge halkları kendi direnişlerini büyük bir ağırlıkla kadim dinsel ideoloji ya da uzlaşmacı burjuva ideoloji ve politikalar çerçevesinde dillendirebilmektedir. Emperyalizme karşı proleter ve emekçi ideoloji ve programlarla karşı koyuş ne yazık ki gündemde değildir. Sosyalizmin bölge halklarının gündemine gelmeyişi sadece uluslararası sosyalizmin yıkılmış olması nedeniyle değil, aynı zamanda varlık koşullarında da bölge halklarıyla doğru temelde ilişki geliştiremeyişi nedeniyledir. Bu ifadeyi tersinden kurmak da mümkündür; zaten sosyalizm özelde bölge halkları, özellikle İran devrimi ve genelde geri ülke halklarıyla doğru ilişki kuramamış olmasından dolayı yıkılmıştır. Geleceğe bölge devrimleri üzerinden bir yön verebilmek için bu kapsamı açmak zorunludur. Bunun için de kısaca da olsa sosyalizmin teorik ve pratik tarihine bakılmalıdır.

Bir toplum düzeni olarak sosyalizm, verili kapitalist düzenin egemen düşünce yapısı olan felsefi idealizme karşı Marx ve Engels tarafından geliştirilen tarihsel materyalizm düşüncesine bağlı olarak kuramlaştı. Tarihsel materyalizm toplumun maddi üretim ilişkilerini esas alan ve toplumsal dönüşümleri bu ilişkilerdeki değişimlere göre koşullayan bir devrim anlayışına sahipti. Dolayısıyla yeni toplum projesi evrensel ölçekte en ileri üretim ilişkilerine sahip olan Avrupa kapitalizmi üzerinden kuramlaştı. Batı kapitalizmi daha ileri toplumsal yapılara geçilmesi için verili bir seviye olarak görüldü. Bu nedenle tarihsel materyalizm kuramı bir tarih kuramı olmaktan çok kapitalizmin ekonomi politiği üzerinden kavrandı. Özetle marksizmin temel eserleri ve kuramları bir batı düşüncesi olarak gelişti. Kapitalizmin pazar krizi sömürgecilik politikasını geliştirirken, Avrupa iç devrimlerinin yenilgisinin yarattığı boşluktan yararlanan tarihsel materyalizmin kurucuları ömürlerinin son dönemlerinde doğu’yla da ilgilenme fırsatı bulduklarında, doğu ve batı toplumsal formasyonları arasında şu çarpıcı tarihsel farkı fark etmekte gecikmediler: Batı gelişmesi kadim tarihten beri özel mülkiyet üzerinden yapılıyorken doğunun kadim tarihinde ve hatta Rus devrimcilerinin bildirdiği tarzda verili zamanda da hala kolektif mülkiyet ilişkileri görülebiliyordu. Marx’ın son zamanlarında, Engels’in ise Marx’ın ölümünden sonraki tüm faaliyet süresi içinde kuramlarını vulger bir ekonomi politik kavrayıştan, yegane bilim olarak gördükleri tarih biliminin sınırlarına çekme gayretleri modern toplumun güçlü batıcıl formasyonu içinde yetişen ardılları üzerinde yeterince etkili olamadı. Öyle ki bu takipçiler, olmuş bitmiş bir proleter devrimi, Rus devrimini bile devrimden saymamakta inatçı bir tutum ortaklığı geliştirdiler.

Rus devrimi, marksist devrim kuramının batıcıl algılanışına karşı bir devrim teorisi ve stratejisi geliştirmişti. Batı marksistlerine göre sosyalizme kapitalizmin en ileri olduğu toplumlarda geçilebilirdi. Oysa Rusya henüz tam kapitalist bile sayılamazdı. Lenin’e göre ise kapitalizm öncesi ilişkilerin emekçi sınıflarda ve toplumda yarattığı çelişkiler devrim için yeterliydi. Modern toplumun üretici güçleri proleter iktidar altında yukarıdan da geliştirilebilirdi. Bu yaklaşımla Lenin geri üretim ilişkilerinin kapitalizme uğramadan sosyalizme atlayabileceği pratiğini, pek de Marx’ın son dönem bunları da ifade eden görüşlerine ihtiyaç duymadan yaşamsal kıldı. Geri ülke devrimleri, toplumsal dönüşümleri tarihsel materyalizmin tarih kuramında özerk yerini alamadan Lenin tarafından politika teorisine dahil edildi. Artık dünya devriminin sloganı “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halkları birleşin!” olmuştu.

Nasıl Marx’ın ardılları Marx’ın teorisini sadece bir ekonomi politik kuram çerçevesinde algılamışsa, Lenin’in ardılları da leninist politika teorisini sadece tek ülkede sosyalizm pratiği çerçevesinde algıladılar. Marksizmin batıcıl kuramlaşmasını kendi doğucul pratiklerine yeterli gördüler. Teorik olarak algılayamadıkları pratik gerçekleri bir tür pragmatizmle aşmaya kalktılar. Sovyetler Birliği’nin her şeyi salt kendi ülkesini ayakta tutma gerçeğine göre kendi etrafına çektiği duvarlar, özellikle II. Paylaşım Savaşı sonrasında geri ülkelerin sosyalizme akmasını engelleyemedi. Sosyalist dünyanın bu tarihsel gerçeği kavrayamadığı “kapitalist olmayan kalkınma” ve “toplumsal ilerleme” teorilerince belgelendi ve haliyle geri ülke devrimlerini yönlendirme başarısını da gösteremediler.

Olay sonuç olarak, geri toplumsal formasyonlar ve bunlara ait üretici güçlerin modern toplum ilişkilerine entegre edilmesiydi. Emperyalizm bunu zor yoluyla yapıyor ve yeni sömürgeci yöntemlerle kendine işbirlikçi sınıflar geliştiriyordu. Sovyetler Birliği ise, geri ülkelerin doğrudan ya da dolaylı bir şekilde sosyalizmle ilişkilenmesinin tarihsel nedenlerini anlamak, bu ilişkiye yol açan geri toplumların tarihsel üretici güçlerini keşfetmek gibi bir çaba içine girmeksizin sadece verili konjonktürü verili politik ve askeri düzeylerde bir ittifak gücü olarak değerlendirmekten öteye gidemiyordu. Geçen zaman içinde sermaye birikim süreci işleyen ve giderek sınıf farklılaşması derinleşen bu ülkelerde bizzat devlet eliti kapitalistleştiği için süreç bu ülkelerin Sovyet ekseninden uzaklaşarak emperyalizme yönelmesiyle sonuçlanıyor, bu da Sovyet yöneticilerinin geri ülke devrimlerine güvensizliğini ve kapalılığını geliştiriyordu. Ortadoğu’daki bütün Baas yönetimleriyle Sovyet ilişkisi bu genel çizgide seyretti ve çözüldü. Daha farklı bir zeminde gelişse de, gene de doğulu özgün tarihsel güçlerin emperyalist kapitalist sisteme karşı kendini iktidar kılmasının bir başka tezahürü olan İran devrimine karşı Sovyetlerin takındıkları tutum, hem Sovyetler’in geri ülke devrimleriyle ve bölgesel güç paylaşımındaki ağırlığını oluşturan doğulu ülkelerle ilişkilerini çözdü hem de emperyalizme karşı kuşatmasını kaldıran siyasal ve ideolojik yapının kendi içine çökmesine neden oldu.

Özetle Sovyetler Birliği teorik olarak tarihsel materyalizmin kavranış normları içinde, aslında kendisinin öncüsü olduğu doğulu devrimlere karşı takındığı yanlış politik pratik itibariyle yukarıdan sosyalizmin yukarıdan çözülüşü şeklinde tarih sahnesinden çekildi.70 günlük Paris Komünü pratiği nasıl devlet ve iktidar teori ve pratiğinde Bolşevik deneyimine yol açmışsa, 70 yıllık Sovyet deneyimi de tarihsel materyalizmin batıcıl değil küresel kavranışı, modern ve tarihsel üretici güçlerin uluslararası proletarya ve ezilen halklarının emperyalist kapitalizme karşı direnişinde nasıl entegre edilebileceğine dair de geleceğin sosyalizm anlayışına ve politik yönelmelerine yol gösterecek bir zenginlik kattı. Bu değerler itibariyle leninist “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halkları birleşin” sloganı artık geleceğin sosyalizmini daha derinlikli kavramış sosyalizm pratiğine geçmişten daha fazla ışık tutan bir yönelme halini almıştır. Özellikle de sosyalizmin ve devrimin yerel ve küresel bir varlığının olmadığı emperyalist kapitalist sistemin istediği gibi at koşturduğu 15 yıllık bir zaman diliminin halklara daha fazla savaş, terör ve sömürü getirdiği koşullarda, halkların ve emekçilerin daha iyi bir dünya arayışına somutça yöneldiği günümüz koşullarında…

Günümüz koşulları, özellikle Latin Amerika’da giderek istikrar kazanan devrimci duruşların güçlü olarak ortaya çıktığı bir dönem anlamına gelmektedir. Kıtadaki sol mücadele çeşitlerindeki zenginlik, farklı kavga biçimlerinin aynı anda başarılı şekilde birlikte akıyor olması, yükselen anti-Amerikancılık, halk ve sınıf dinamizmleri üzerinde yükselen sınıf ve kadro örgütleri gerçeği, güçlü bir entelektüel uyanış gibi belirtiler, Che’nin ve Fidel’in evlatlarının bizim cephemizden birçok kez daha dünyayı sarsacağının somut kanıtları olarak ortada durmaktadır. Castro’nun ve Chavez’in anti-Amerikan Ortadoğu açılımları bu gerçeğin güncel görüntüsüdür.

 

IV.

    TARİHSEL VE YEREL KOŞULLAR TÜRKİYE DEVRİMİNİ YENİ BİR ÇIKIŞIN EŞİĞİNE GETİRMİŞTİR.

Uluslararası proleter hareketin çöktüğü ve emperyalist sistemin bütünüyle Ortadoğu’ya kilitlendiği günümüz konjonktüründe bölge halkları ve emekçilerinin direnişinin öncülüğünü kadim tarihsel güçler ve onların ideolojileri yapmaktadır. Bu güçlerin emperyalizmle savaşlarının nihai olarak halkların kalıcı kazançları haline dönüşemeyeceği, toplumlar tarihinin gidiş yönü itibariyle bellidir. Bölge emekçilerinin ve halklarının nihai kazanımının proleter sosyalist hareketi küresel ve bölgesel gerilimlere bir alternatif olarak kendini dayatmasıyla mümkündür. Bu aynı zamanda küresel emperyalizme karşı uluslararası proletaryanın yeni bir başkaldırı sürecinin de işareti olacaktır. Çünkü değil mi ki gelinen aşama itibariyle bütün güç odakları ve güç politikaları Ortadoğululaşmıştır, o halde Ortadoğu’daki her politik güç ve Ortadoğu’ya yönelik her politika da küreselleşmiştir. Bu nedenle Ortadoğulu yeni bir sosyalist diriliş, uluslararası proleter hareketin bir kez daha küresel çapta yüksek bir konjonktürünün oluşturulması anlamına gelecektir.

Ortadoğu’da ülkeler tarihi içinde en gelişkin işçi ve devrimci hareketin Türkiye’de olduğu söylenebilir. Bütün ağır yenilgi ve tersine konjonktürlere rağmen Türkiye işçi ve devrimci hareketi sürekli bir yeniden başlangıç yapma çabasında ve arayışındadır. Ve keza, bütün yenilgili tarihine karşın işçi ve devrimci hareketin kolektif hafızasında bir o kadar da başarı kayıtlıdır. Devrimci faaliyetin hala aşağılarda seyrettiği bu dönemde de emekçi, aydın, ilerici, devrimci, demokrat bütün güçler, devrimin geçmişteki başarılı günlerine duyduğu özlemde odaklanmış, küresel emperyalizmin bölgeye yönelişinin yükselttiği politizasyon ve bölge halklarının da buna karşı yükselttiği direnişten aldığı motivasyonla, neredeyse çeyrek asırdır süregelen düşük direniş konjonktüründen çıkmanın arayışlarına girilmiştir. Bu pratik hissiyat ve yönelmenin kalıcı mücadele ve örgüt düzeylerine tekabül ettirilmesi ve konjonktürü kendini koşullayan birikime denk bir özelliğe taşınabilmesi ancak geçmiş devrimci harekete özeleştirel yaklaşmamıza, bu özeleştiriden örgütsel, politik ve stratejik sonuçlar çıkarabilmemize, bu sonuçları gelecek dönem mücadelesinde somut, elle tutulur mekanizma ve kurallar halinde sistematize edebilmemize bağlıdır. Devrimci hareketimiz, teorik yenilenme, ideolojik yerelleşme, örgütsel harmanlanma ve pratik devrimcileşmeyi başarmak zorundadır. Bu başlıkların altına girilmesi, hareketi içinde bulunduğu “bitkisel hayattan” çekip çıkarmanın tek yolu olarak görünmektedir.

***

Türkiye’de komünist örgütlenme, uluslararası ölçekte öncü kuşaktan sayılabilir. TKP’nin kuruluşu 1920’lere dayanmaktadır. Bolşevik devriminin ağırlıklı etkisinin olduğu o günkü konjonktürde, I. Paylaşım Savaşı’nın doğrudan konusu olan Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma koşullarında sanayinin ve işçi sınıfının en gelişkin olduğu İstanbul’daki burjuva aydın ve işçilerin klasik tarzdaki bir komünist örgütlenme olarak gerçekleşir. Bir yandan proletaryanın işgal altındaki İstanbul’da kuşatma altında tutulması, diğer yandan ulusal burjuvazinin Anadolu’daki önderliği, keza özellikle 1920’lerden sonra yoğun bir uluslararası politika olarak SBKP tarafından dünya komünist partilerine dayatılan tek ülkede sosyalizm hedefi ve buna bağlı olarak emperyalizmle hesaplaşan ulusal burjuvazilere destek olma programı, burjuva cumhuriyetin kuruluş sürecinden proleter hareketin etkisiz olarak çıkmasına yol açmış ve benzer çizgilerin sürdürülmesi gelişen Türkiye burjuvazisi karşısında komünist hareketi iyice güçsüz kılmıştır. Buna rağmen kemalizmin ve cılız ülke finans kapitalizminin devletleşme süreçlerindeki iç güvensizliği ve soğuk savaşın doğrudan alanlarından birinin Türkiye olması, devlet terörünün sürekli komünist hareketin üstünde olmasına yol açmış, hareket ağır darbeler almış ve parti kadroları sürekli takibat, operasyon ve ağır hapis koşullarında tutulmuştur. Örgüt yapısının bu cılızlığı Türkiye proletaryasının, tarihsel arka planını oluşturan Anadolu halk ve devletleşme gerçeğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan, “kerim devlet” ve “devlet baba” anlayışının bir organik devamını oluşturacak şekilde devletten kopuşamamasıyla, devlete karşı bir düşünce ve davranış düzeyine geçemeyişiyle, egemen kadim tevekkül güdüsü içinde davranışıyla bütünleşince, dünyanın en eski komünist ve işçi hareketlerinden biri olmasına karşın, TKP çizgisinden günümüze kalan sadece onun leninist devrim programı olmuştur.

Türkiye burjuvazisinin II. Paylaşım Savaşı sonrasında, ülkeyi Marshall Yardımı programları çerçevesinde emperyalizme peşkeş çekmenin yarattığı sosyo-ekonomik daralmaya karşı, 27 Mayıs 1960’ta yönetici sınıfların müdahalesi ülkeye özellikle asker-sivil aydın gençliğin taşıdığı bir demokrasi havası estirdi. Sermaye sınıflarına karşı, kemalizmin devletçi ve halkçı söylemine sahip çıkan üniversiteli gençlik sistemi zorlayan muhalefetleri karşısında doğrudan Kemalist yönetimlerce de baskıya uğrayınca, dünyada Küba, Cezayir ve Vietnam devrimleriyle yükselen yeni devrim konjonktürünün de etkisiyle hızla sosyalizme kaydı. Bir dönem sonra gençlik tanımı sosyalist ya da devrimci tanımıyla özdeşleşti. Bu devrim ve sosyalizm dalgası 1920’lerden beri gelen komünist ve işçi hareketinin bir uzantısı değildi. Kendi toplumsal gerçeği içinde kendi devrimci yatağını kendi açan bir aydın gençlik hareketiydi.

Ülke 60 darbesinden sonra, uluslararası konjonktürün özellikle Vietnam devrimi ve geri ülkelerin hızla yükselmekte olan anti-emperyalist direnişi sonrasında emperyalizmin içine düştüğü yeni kriz konjonktürünün bir yansıması olarak yeniden finansman krizine girdiği bir dönemde, emekçi sınıf ve kitleler adına, devrim ve demokrasi muhalefetini Dev-Genç’le başlayan, ardından THKO, THKP-C, TKP-ML gibi örgütlenmelerle sürdüren aydın gençlik devrimciliğinin sistemi tümüyle karşısına alan silahlı direniş çizgisiyle tanıştı. Burjuvazinin cevabı 12 Mart faşizmi oldu.

Yenilgisinin büyüklüğüne karşın, darbenin hemen ertesinde, dünyadaki yüksek devrim konjonktürünün de etkisiyle, aydın gençlik bütün kesimleriyle yeniden silahlı devrim çizgisinde örgütlenmekte gecikmedi. Buna mahalle gençliği de karşılık verdi ve devrimci sosyalizm anlayışı bütün ülkede egemen oldu. Ne ki, aydın gençliğin küçük burjuva yapısallığı proleter devrim çizgilerine, özellikle Sovyetik revizyonist anlayışlara duyulan tepkiyle tümüyle kapanmış haldeydi. Bu yapısallık, “proletaryasız proleter devrimcilik” ideolojik çizgisi ve eylem tarzıyla, aydın küçük burjuvazinin bir toplumsal dönüşüm programının öznesini oluşturma sürecine girmesini, gündelikçi bir anti-faşist eylemcilik düzeyinden öteye geçmesini engelledi. ABD öncülüklü “düşük yoğunluklu savaş” konseptiyle tüm dünyada 70’lerin ortalarından itibaren geliştirilen karşı devrim rüzgârı bu kez 80’de bir daha ülkeyi vurdu. Yüzbinlerce devrimci işkenceden geçirilerek zindanlara tıkıldı, yüzlercesi katledildi, onlarcası asıldı. Devrim kuşağı bir kez daha ağır bir darbeyle sindirildi.

60’ların ortalarından 80 darbesine kadar geçen sürede devrimci siyasetin sosyal tabanını aydın gençlik oluşturuyordu. Bu damar 20’lerden gelen komünist-işçi devrimciliğinden farklı bir damardı. 20’lerden beri gelen birinci damar özellikle revizyonist Sovyet politikalarına tabi gidişiyle giderek süren bir çizgiyi oluşturdu ve nihayet 90’da Sovyetlerin dağılmasıyla kendi varlık nedeni ortadan kalkmış oldu. 60’ların ortalarından itibaren geleneksel olarak politik aktivitesini sosyalist zeminde sürdüren aydın gençliğin devrimciliği ise üst üste aldığı iki ağır yenilgi sonrasında kendi sosyal tabanını da kaybetti. Neticede güce bakan küçük burjuvazi, toplumsal çelişkilerini “demokrasi” zemininde dillendiren bir siyasallığa çekildi ve gençlik devrimciliği 80’den günümüze, zaman zaman çıkış denemelerinde bulunsa da esas olarak bir dibe vurma dönemine girdi. Türkiye devrimci hareketi kendi dinamiklerinde bu büzüşmeyi yaşıyorken, uluslararası konjonktürde önce sosyalist sistemin çöküşü, ardından devrimci hareketin yenilgisi ertesinde yükselen ve bu yükselişle zaman zaman Türkiye devrimini de motive eden Kürt özgürlük hareketinin 90’ların sonundaki uzlaşma-devrimsizleşme stratejisine yönelmesi devrimci hareketin krizini süreğenleştirdi. Devrimci hareket ne yaslandığı sosyal kesimlerin kendilerini toparlayıp ayağa kalkmasıyla bir diriliş yaşayabiliyordu, ne de bilimsel olarak hem kendi yenilgilerini, hem de uluslararası proletaryanın yenilgisini nedensel ve çözümsel olarak bir sonuca vardırıp kendini yeniden eyleme kaldıracak bir bilinç netliğine ulaştırabiliyordu. Özellikle dünya gündemi bölgeye gelip kilitlenince gündelik verilerle evrensel gündemin içinde debelenip durma sarmalının dışına çıkamadı. Bugünkü kesitte en radikalinden en liberaline kadar bütün Türkiye solu nüanslarla ifade edilebilecek aralıkların dışında aynı duruş ve davranış düzlemini oluşturuyor ve paylaşıyor. Bunun tek tanımı vardır: Statükoculuk… Statükoculuk, sol hareketimizde devletçilik, yasalcılık, halka uzak duruş, Kürde uzak duruş, batıcılık, elitlik, aydıncılık, parçalılıkta ısrar, tanımsız rekabetçilik gibi geri özelliklerinin hem zemini hem de sonucudur.

20’lerden gelen birinci ve 60’lardan gelen ikinci dalga devrimciliklerin, konjonktürden de beslenen ama farklı sosyalliklerin devrimcileşmesiyle oluşan dönemsel çıkış ve egemenlikleri bugün bir yanılsama olarak Türkiye solunda krizden çıkış için yeni bir devrimci konjonktürün beklentisini güçlendirmiştir. Oysa ne dünyada ne de ülkede kendiliğinden bir devrim dalgasını oluşturacak bir sosyal kesit kalmamıştır. Bu nedenle konjonktür beklentileri kendiliğindenci ve statükocu devrimciliği güçlendiren ya da tersinden gündelikçi ve statükocu devrim anlayışlarının kendilerini konjonktür beklentileriyle gerekçelendirdikleri bir kısır döngü etrafında dolanmaktadır.

Aşağı yukarı 25 yıllık, yani çeyrek asırlık, yani neresinden baksanız üç siyasal kuşaklık bir zaman sürecinde statükocu devrimciliğin kendisinin de bir statüko kazandığını, yani birincisini 20’lerden 60’ların sonlarına, ikincisini 60’lardan 90’lara kadar yaşadığımız devrimci konjonktürler bu çeyrek asırlık faaliyetleriyle üçüncü bir dönemi de yaşamış sayılmalıdır. Bu dönemde batılı solun her türlü yapısalcı, post modernist, post marksist liberal sosyalizm anlayışlarını deneyci tarzlar içinde yaşamış devrimci ortamımız açısından deniz bitmiş, özellikle küresel dengelerin bölgeyi bir ateş çemberine çevirmekte olduğu bu tarihsel moment karşısında halk sınıfları ve samimi devrimciler statükoyu parçalamayı, devrimci iradeyi geçmişin tüm zaaflarından çıkartılan derslerle yeniden oluşturmayı gündemlerine almış bulunmaktadırlar. Küçük küçük başlayan, ama yaygınlaşması ve kolektifleşmesi kaçınılmaz olan bu gidişin bölgesel savaşın ideolojik ve politik özneleri olan doğucu/İslamcı ve batıcı/emperyalist karşıtlığına evrensel bir devrimci sosyalist alternatif olarak çıkma ve tüm bölge ve dünya emekçi halklarına kurtuluş bayrağını taşıma imkanı bütün geçmiş ve günümüz koşulları itibariyle mümkündür. Yeter ki bu imkanları değerlendirecek bilinç ve cesaret zemininde devrimci enerjiler kolektifleşebilsinler…

 

V.

V  KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETİ TÜRKİYE VE BÖLGE DEVRİMİ İÇİN VAZGEÇİLEMEZ BİR DİNAMİKTİR!

Türkiye devrimi 80 darbesiyle aldığı ağır yaranın etkisiyle yeni bir siyasal dönemi ve dirilişi başlatmakta zorlanırken, 84 yılında Kürt özgürlük hareketi adına Eruh ve Şemdinli’de sıkılan kurşunlar, 39 Ağrı İsyanı’ndan beri tevekkül içinde yaşayan Kürt halk gerçeğini sömürgeci TC’ye karşı ayaklanma sürecine girişte “ilk kurşun” işlevini gördü. Kürt halkı, 84’ten itibaren devlete karşı bir irade oluşturmanın ve bu iradeyi devlete dayatmanın aygıtlarını kullanma yoluna girdi. PKK önderlikli Kürt halkı günden güne Kürdistan’da hem gerillayı hem de siyasal halk hareketini geliştirdi. PKK’nin başlangıç programı sosyalist zeminde bağımsızlık ve demokrasi programıydı. Bir yandan Türkiye sol hareketinin hemen yanı başında yükselen bu çizgiye ittifak gücü sağlamaktan çok uzak oluşu, hatta ideolojik zeminde kemalizmden etkilenmiş bakışlarla Kürt özgürlük hareketine küçümseyen ve ciddiye almayan siyasal duruşu, diğer taraftan 90’da sosyalizmin çözülüşü, gelişen ve büyüyen Kürt özgürlük hareketinin başlangıç programındaki sosyalist vurgunun hızla ulusal zemine kaymasına ve ulusal çözümü yeni dünya konjonktürünün oluşturduğu çerçevede aramaya yöneltti. PKK de başlangıçta, tıpkı Türkiye devrimci solu gibi metropollerdeki ve Türkiye devrimci hareketi içinde yetişen Kürdistanlı öğrenci gençlik kadroları tarafından kurulmuştu. Ancak 84 atağından sonra yıllarca sindirilmiş Kürt halk gerçeğinin bu zemine akışı PKK’yi halklaştırdı. Sürecin ilerleyen evrelerinde, hem bölgesel çapta devrimin düşük etkisi, hem de Kürt burjuvazisinin bu hareket etrafında toplanması hareketin ideolojik ve siyasal yönelmelerinde toplumsal özgürlük programlarını ve ilkelerini giderek silikleştirirken, yerine ulusal özgürlük taleplerini koyulaştırdı. Ve nihayet 90’da uluslararası sosyalist hareketin çöküşü bu sürecin iyice kalıcılaşmasında belirleyici bir moment oluşturdu.

90’lı yılların ilk yarısında bir taraftan halk gerçeğiyle buluşmuş PKK’nin örgütsel ve askeri güçlü atakları, diğer taraftan ise değişen dünya koşullarında ideolojik ve siyasal yalpalamaları iç içe gelişmekteydi. PKK’nin bu dönemde hiçbir TC partisinin giremediği Kürdistan siyasallığını sosyal demokrat partiyle ittifak yaparak sistem içinde tutunma taktiği ve ardından ilk ateşkes çağrısı ve uygulamasına girişmesi aslında izlenecek esas yolun verili Türk siyasal sistemi içinde bir uzlaşı arayışı olduğunu göstermekteydi. Ancak 700 yıllık sömürgeci Osmanlı’nın bütün devlet geleneklerini benimseyen ve sürdüren TC’nin Kürt özgürlük hareketindeki bu kaymaları rasyonel bir çizgide istihdam edebilecek politik esnekliği yoktu. Kürt özgürlük hareketinin üzerine 93’ten itibaren düşük yoğunluklu savaş stratejisiyle yönelindi. Devletin ve sermayenin içine girdiği sosyo-ekonomik açmaza müdahale açısından da bu çeteleşme ve meşruiyet dışı tarzlarla savaş Türkiye ekonomi ve politikalarına bir çıkış aramanın gerekçesi kılındı.

PKK’nin uzlaşı arayışlarına karşı, TC’nin düşük yoğunluklu savaşla karşılık verişi sürecin siyasal olarak kilitlenmesini getirdi. Devlet PKK’yi ne askeri ne de örgütsel olarak Kürdistan dağlarında etkisiz kılabiliyordu ama siyasal bir düğümlenme içindeki PKK de ne askeri ne örgütsel olarak faaliyetini kentlere, özellikle metropol kentlerine doğru taşımakta kayda değer bir gelişme gösterebiliyordu. Devletin zoruyla Kürdistan kentlerinde söndürülen serhildanlarla yeni bir çıkış aranmadığı gibi, metropol emekçi sınıfları ve metropoldeki Kürt kitlesini arkasına alabilecek bir kitle siyasetini de örgütleyemiyor, metropoldeki Kürt kitleyi ve metropol siyasetini sadece Kürdistan dağlarındaki askeri mücadelenin bir lojistiği olarak değerlendiriyordu.

Kürdistan dağlarındaki askeri denge hali ve Kürt özgürlük hareketinin siyasal çözümü sadece emperyalist sistemin yeni uluslararası dengelerinde bulabileceğine dair siyasal kilitlenme mücadeleyi kendi içine yöneltti ve durağanlaştırdı. TC ile uzlaşmaya imkan verecek bir çözüm daha ziyade uluslararası alanda bir yer bulma arayışına tabi görüldüğü için “diplomasi” özel bir kavram ve siyaset tarzı olarak öne çıkarıldı. Sürecin bu bayağılaşmasının ertesinde TC ve Türk ordusu, PKK’nin cephe gerisini oluşturan ilişkilere yöneldi. Suriye’ye yönelik bir kampanya sonrasında 99 yılında PKK önderi Öcalan, Suriye’yi terk ederek tam da yeni siyasal açılımının odağı olarak gördüğü Avrupa’ya yöneldi. Bu maceranın sonu, Öcalan’ın CIA timleri tarafından TC’ye teslim edilmesiyle sonuçlandı. Bu andan itibaren pratikte iyice esnetilmiş ve siyasette yerlerini yenilerinin uygulamalarına çoktan geçilmiş bulunan paradigmalarda sözel ve programatik netleşmeler hızla Öcalan tarafından Kürt ulusal hareketine bildirilmeye başlandı: Askeri mücadele yanlıştı, Kürt askeri yapısı Türkiye sınırlarından çekildi, özgürlükçü ve ayrılıkçı tutum yanlıştı, Kürtler devlet ve ülke istemlerini geri çektiler, sadece kültürel özerklik talepleriyle siyaset sahnesindeydiler artık...

Bugüne kadar uğruna binlerle şehit veren Kürt halkı açısından bu değişiklikler oldukça keskin oldu. Örgütsel ve siyasal düzeyde bir kargaşa dönemi yaşandı. Ancak Kürt halkı bir toplumsal değer olmayı, yüzlerce yıllık sindirilme politikasının, baş eğme güdüsünün bir unsuru olmaktan bu hareket ve bu önderlik eliyle çıkmışlardı. Aşiret gelenekleri siyasal tarzlarda kendi yansımasını buldu ve Kürt ulusu birleştirici bir önderlikten yoksun olduğu koşullarda dağılıp, o güne kadar ki tüm kazanımlarını yitireceği öngörüsüyle, Öcalan etrafında birliğini pekiştirerek hem devletle gerilimlerini sürdürmeye devam etti, hem de örgütsel ve siyasal faaliyetini yeni koşullarda yeniden organize etmeye yöneldi. Öcalan’ın klasik PKK yapısının ideolojik ve örgütsel olarak çözülmesi için geliştirdiği her yeni paradigma, Kürt halkının birlikçi tutumu ve buna ihtiyacından dolayı yeni söylemlerle Kürt ulusal yapısının yeniden toparlanmasına yardımcı oldu. Emperyalist dünyanın özellikle bölge krizi itibariyle Kürt halk yapısını kendisine eklemlemek için örgüt içi operasyonlara girişmesi ve örgütü bizzat yukarıdan, tıpkı reel sosyalizmi çözdüğü gibi çözme girişimleri bu halk gerçeği ve ona bağlı kadroları eliyle bozuldu. Ortaya bir taraftan hiçbir devrimci içeriği olmayan, tümüyle post modern bir Kürt söylemi ve ideolojik yapısı ile, hayatı bundan fazla etkilenmeyen bir Kürt devrimci halk yapısı ve örgütü çıktı. Aslolan hayattı ve bölge dengeleri ve sömürgeci TC’nin geleneksel politikaları Kürtler’e “savaş” gerçeğinden başka bir seçenek bırakmıyordu. Hayat savaşa göre kurulunca, en teslimiyetçi, post modern tezler bile emperyalizm karşıtı yeni dünyaya ait bir kutsal metin işlevi görebiliyordu. Hayatın bu egemen akışı, neticede Öcalan’ın ve uluslararası emperyalizmin bütün çabalarına karşın 1 Haziran 2004 kararlarıyla PKK’nin 99’dan beri süren örgütsel ve siyasal krizi aşmasına yol açtı. Şimdi PKK toplumsal ve örgütsel varlığıyla, ideolojik ve siyasal yapısı arasında şizoid bir bölünme yaşamaktadır. Türk solu ağırlıkla, özellikle Öcalan tarafından ifade edilen ideolojik ve siyasal söylemleri, onun söylediği nominal tarzlarıyla esas alan bir politik tutumla PKK’yi ve Öcalan’ı şiddetle mahkum etme gayreti içindedir. Bu gayret Türkiyeli emekçi sınıflarla ve Türkiye devrimiyle Kürt halk gerçeğinin ve bu gerçeğe bağlı Kürt örgüt ve kadro yapısı arasındaki yakınlaşmayı engellemektedir. Oysa Kürt özgürlük hareketinin esas iradesinin bölgesel ve küresel güçlerin siyasal çatışmalarının bir türevi olarak realize olduğu kavranmalı ve Kürt hareketinin pratik tutumu esas alınmalıdır. Bu pratik tutum bölge üzerindeki siyasal akış itibariyle belirlenmektedir. Bu nedenle bölgesel çelişki ve çatışmalara bir kez daha ama Kürt hareketini merkeze alarak bakmak gerekli olmaktadır.

Öcalan Roma’ya çıktığından beri uluslararası sürecin egemen unsurunun Amerika olduğunu belirtmiş ve Kürt meselesinin çözümünü Amerikan eksenli politikalara bağlamıştır. Bu nedenle Öcalan’ı TC’ye teslim eden ABD olmasına karşın komplo analizlerinde uzun süre ABD adı anılmamış ve hareketin bütün medyası Amerikancı kadro ve yayınlarla doldurulmuştur. Nihayetinde bu gidiş Osman Öcalan tarafından örgütün ABD’yle doğrudan temasa girmesi ve yukarıdan tasfiye sürecine sokulmasına kadar vardırılmıştır. İşte bu noktada örgütün kurucu kadroları hareketin var oluş programları ve şehitler adına Haziran kararlarıyla gidişe müdahale ettiler ve Osman ve Amerikancı çizgi tasfiye edildi. Ancak buna karşın örgütün politik analizlerinde, özellikle İmralı tarafından belirlendiği üzere hala bağımsız bir irade oluşması mümkün olmamakta, sadece bölgesel iradelerin kendi varlıklarına yönelişine göre refleksiv politikalar üretilmektedir. Bu aşamada örgütsel hesap ve beklentiler gene de Amerika’nın sürecin egemen tarafı olduğu ve olmayı sürdüreceği yaklaşımına göre yapılmaktadır. Dolayısıyla TC’yle savaşı barışa erdiren, İran’la ise yükselten bir askeri yaklaşım belli belirsiz işlerliğe sokulmaktadır. Amerika’nın PKK’ye ilişkin politikası ise, tümüyle İran politikasının bir dolayımı olarak PKK’nin hem TC ve ABD arasındaki, hem de TC ve federe Kürt devleti arasında bir yakınlaşmaya engel oluşturmayacak tarzda tasfiyesi ama İran Kürdistanı’nda ve İran operasyonunda istihdam edilecek kertede ayakta tutulması esasına dayanmaktadır. Bunun pratik sonuçlarının daha önce Osman yönetiminde de gündeme gelen genel bir af ve yöneticilerin Avrupa ülkelerine ilticası formülüyle devreye sokulmuştu. Bir kez daha aynı planlar yürürlüktedir ve ek olarak PKK’nin onbinlerle İran içlerine yerleşmesi dillendirilmektedir. Bu ABD’nin PKK için azami planıdır ama PKK’nin bugünkü yönetimi ve tarihi bu manevra için yeterince engeldir.

Diğer taraftan TC, Türkiye Kürtleri’nin gelecekte sorun yaratmalarını engellemek açısından bu süreci PKK üzerinde askeri bir başarıyla kapatmak istemekte, dolayısıyla Kuzey Irak’ta bir askeri operasyonu dayatmaktadır. Buna da bölgede giderek bağımsız bir siyasal güç haline gelmekte olan Barzani yönetimi karşı çıkmaktadır. PKK-TC arasındaki savaş sonuç olarak ABD tarafından iki tarafı da kendine mahkum etme politikasıyla bir dengede yönetilmektedir ama zamanın ABD-İran savaşına doğru hızla ilerlemesi, ABD’nin de bu aşamada giderek daha dayatıcı olacağını göstermektedir. ABD Başkanı’na bağlı bir PKK danışmanı atanması süreçteki bu hızlanmanın işaretidir. Sürecin PKK’nin onurlu, demokratik ve özgürlükçü çözüm arayan kadro ve politikalarının tasfiyesi şeklinde yönetileceği açıktır. Ancak yakın siyasal süreçlerin gösterdiği üzere, PKK ve Kürt halkının buna karşı refleksi tarihinden güç alan şekilde tecelli edecektir. Kürt halkı, gerillası ve öncü kadroları PKK tarihinin ve mücadelesinin tasfiyesine ve emperyal politikaların basit bir uzantısı olmasına müsaade etmeyecektir, çünkü bütün bunların olabilmesi için, Başkan Apo’ya yapıldığı gibi, ABD tarafından TC’ye sunulmak istenen kendi varlıklarıdır.

Kürt halkının sömürgeciliğe karşı verdiği özgürlük mücadelesi, geçmişte de bugün de taktik farklıklara rağmen Türkiye devriminin müttefikidir. Kürtsüz bir Türkiye devrimi ve sosyalizmsiz bir Kürt özgürleşmesi güdük kalacak, mümkün olmayacaktır.

 

1  ANALİTİK DEĞERLENDİRME

Dünyanın, bölgenin ve ülkenin çize geldiğimiz bu panoramik görüntüsünden emekçi halklar adına bir devrimci süreç ve toplumsal dönüşüm tarihi çıkarabilmek için Türkiyeli devrimciler tarafından gerçekleştirilmesi gereken örgüt ve mücadele zeminin daha analitik bir biçimde tarif edebilmek, görev ve hedefleri daha net bir şekilde tanımlamak gereklidir.

 

I    DEVRİMİMİZ PROLETER ÖNCÜLÜKLÜ BİR SİLAHLI MÜCADELE ÇİZGİSİ SONUCU GERÇEKLEŞECEKTİR!

Ülkemiz orta gelişkinlikte bir sanayi ülkesidir. Egemen ekonomi biçimi kapitalizmdir. Bununla birlikte kapitalizmin doğuştan geç gelişimi, tam bir burjuva demokratik devrimiyle tasfiye edilemeyen kapitalizm öncesi sermaye biçimlerinin de ülke siyasetinde etken kılan bir ağırlıktadır. Ülke finans kapitali, bu sermaye yapısının gerici ve dağıtıcı etkisini ancak devletçiliğin Kemalist modernizmiyle dengeleyebilmektedir. Ülkedeki laiklik-dincilik, TÜSİAD-Anadolu Kaplanları gibi gerilimler bu sermaye şekillenişlerine tekabül eden siyasal tezahürlerdir. Bu ikili sermaye yapısı ülkede devlet bürokrasisine de özel bir ağırlık vermiş, bir darbeler tarihi boyunca gelenekleşen ordu müdahaleciliği özellikle sömürgeci iç savaş ve bölgesel savaş konjonktürünün de yardımıyla 28 Şubat’tan itibaren doğrudan bir siyasal egemenlik haline dönüşmüştür. Yönetici sınıf ve tabakaların bu yapısallığı ekonomik yapının zayıflığı koşullarında özellikle ABD emperyalizmine yedeklenmekten başka bir ortak ve çıkar yol bırakmamış ve sosyo-ekonomik temeli giderek zayıflayan bu egemen blok, bir taraftan iç çatışmalarını yaşarken, öte taraftan halk kitlelerinin en cılız muhalefeti bile bastırmak adına devlet terörünü kurumlaştırarak TMY’li çözümlere yönelmekte ve bunun da yetmezliğini bildikleri koşullarda ülkeyi hızla bir bölgesel savaşın aktörü haline getirmeye yönelmişlerdir. Onlar açısından bundan başka bir çıkar yol yoktur. Kurtuluşları sadece bölgesel paylaşımdan paylarına düşecek miktarı artırmaktadır. Egemen sınıflar bu haldeyken, ezilen emekçi sınıflar bir taraftan devlete karşı örgütlenme ve ayaklanma geleneklerinin zayıflığından, diğer taraftan bu yolda yürüyen solun devlet karşısında süreğen yenilgi halleri nedeniyle kendi bağımsız iradelerini dayatıcı bir örgütlenmesine girişememektedir.

Türk solunun Tanzimatçı aydın gelenekleri itibariyle batıdan belirlenen bakış açısı, ülke proletaryasının keza geleneksel sokak tıkanıklığınca güçlenmekte ve “proletaryaya elveda” diyen batı solunun burjuva eğilimi, ülke küçük burjuvazisi tarafından benimsenerek, neo liberal, post modern-post marksist ideolojilere tutkunluk bir hastalık düzeyinde gelişmektedir. Oysa hedefimiz sadece demokrasiyi geliştirmek, kapitalizmi yaşanır kılmak gibi siyasi genişleme faaliyeti değil de, tüm dünyada ve ülkede sömürüsüz bir düzenin ve buna bağlı toplumsal yapıya dönüşümün programı ise, her şeyden önce böyle bir sistemi yaşayabilecek ve yaşatabilecek bir üretici sınıfa yani proletaryaya, onun toplum kuruculuğuna ihtiyaç bilimsel apriori olandır. Türkiye devrimi yapısal olarak hiç yanaşamadığı ama geçmişinde hiç değilse ideolojik olarak sahip çıktığı proleter devrimcilik zeminine önce ideolojide, sonra da siyaset ve örgütlemede yeniden sahip çıkmalı ve devrimci yeniden doğuşu bu zeminde ve bu zemindeki güçler eliyle gerçekleştirilmelidir.

Doğrudur, Türkiye proletaryası bugüne kadar kendi basit ve yalın çıkarları için bile istikrarlı ve yapısal bir direniş çizgisi geliştirememiştir. Ancak buna karşın 15-16 Haziran, Tariş, DGM ve Faşizme Karşı İhtar eylemlerinde olduğu gibi ülkenin modern tarihindeki en ciddi sistem karşıtı kalkışmaların proletarya eliyle gerçekleştirildiği unutulmamalıdır. Sol, genel bir çizgi oluşturamamasına karşın sınıfın bu momentcil patlayışlarının hangi koşullarda ve nasıl gerçekleştiğini çözümleyebilmelidir.

Sosyalizm gibi bir toplum modelinin proletaryasız gerçekleşmesinin mümkün olmaması ve ülke proletaryasının kentlerde önemli bir demografik ağırlık taşıması devrimimizi proletarya ve proletarya öncülüğündeki kentli yığınların genel ayaklanmasına göre stratejileştirmeyi gerekli kılmaktadır. Bu strateji planına göre kentli yığınların ayaklanması, kendiliğinden gelişecek bir devrim süreci gibi algılanmamalıdır. Yukarıda açıkladığımız gibi, ülke halkının ve onun bir parçası olarak proletaryanın devlet karşıtı genel bir tutum almaktan ziyade tevekkülü isyana tercih eden bir politik davranış tarzını göz önüne alan devrimci hareketin, proletaryanın momentcil patlayışlarında kendini daima gösteren sistem dışı devrimci örgütlerin militan çizgisini süreklileştirmesi, yani taktik zeminde askeri mücadeleyi proletaryanın ideolojik, politik ve ekonomik mücadele alanları arasına dördüncü bir mücadele alanı olarak sistemleştirmesi gereklidir. Geri ülkelerde gelişkin olmayan sivil toplumlar itibariyle öncünün askeri-politik tarzda örgütlenme zorunluluğu ülkemiz açısından da devrimci bir zorunluluk olarak değerlendirilmelidir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, ülkemizin geçmiş dönemlerinde çok vurgulu yaşanan ve devrimin ağır yenilgilerinde, bu nedenle önemli bir pay sahibi olan küçük burjuva devrim çizgileriyle yukarıda tanımladığımız askeri-politik yapılanma arasına çizilen ayrım çizgisidir. Biz askeri-politik çizgiyi ve bir dördüncü boyut olarak askeri mücadeleyi proletaryayı iktidara taşımanın stratejik tarzı olarak tanımlamıyoruz. Türkiye devrimi proletaryanın ve kent yoksullarının ayaklanmasıyla, siyasal bir sürecin gereği olarak gerçekleşecektir. Yoksa küçük burjuva devrimci çizgilerin iddia ettiği ve kuramlaştırmaya çalıştığı gibi karşı devrimi askeri bir yenilgiye uğratarak ve bunu gerçekleştirecek bir askeri cihaz eliyle değil. Bizim silahlı mücadelemiz proletaryanın şiddetinin önünü açmak ve onun siyasal ayaklanmasına yardımcı olmak üzere inşa edilecek ve uygulanacaktır.

 

II   AYNI ZAMANDA MEŞRU, ÇOĞULCU KURUMSAL SİYASET TARZI DA DEVRİMCİ ÖNCÜNÜN VE KİTLENİN BİRLEŞİK MÜCADELESİ İÇİN ZORUNLUDUR!

Devrimci hareket bir taraftan silahlı mücadele çizgisiyle devrimin tarihsel meşruiyetini sınıf ve emekçi halklar hareketine taşırken, diğer taraftan yığınların verili ve geleneksel siyasal bilinç ve tarzlarını da nihilistçe inkar etmemelidir. Türkiyeli yığınlar verili sistem içinde bir tür yasallığını sağlayabilen siyasal yapılar içinde muhalefetlerini kurumsallaştırmayı tercih etmektedirler. Bu nedenle, yığınların gözünde bir şekilde örtüşük algılanan yasallık ve meşruiyeti temsil eden kurumsal siyasal yapılar, klasik konjonktürel legalite taktiğinden daha ötede bir süreğen legaliteyi istismar çizgisine oturtularak istihdam edilmelidir. Legalite taktiği hem yığınların muhalefetlerini daha korkusuz ifade edeceği ortamları oluşturacak, hem de verili kesitte meşruiyet sınırlarında sürdürebileceği kitlesel siyaset tarzıyla, yığın muhalefetini ve demokratik zorlamanın ortalama çizgisini politikleştirecektir. Bu düzey Türkiye solunun asgari programlarda ortaklaşan kesimlerinin bir araya gelmesine ve doğrudan kitle siyaseti zemininde çoğulcu bir siyasal yapı oluşturmalarına olanak tanıyacaktır. Demek ki bir taraftan silahlı mücadele yoluyla sisteme karşı en özgür devrimci iradeyi sunuş, diğer taraftan bu iradi zorlamayla giderek genişletilen meşruiyet alanında yürütülen çoğulcu kitlesel devrimci siyaset, emekçi halkların siyaset tarz ve biçimlerinin ikili yönünü oluşturmak zorundadır. Yasal zeminde ve kitleyi yönlendirmede ortaklaşan, asgari buluşma düzeylerini bu kolektif çalışmanın bir sonucu olarak yükselten devrimci çizgilerin mücadelenin daha azami biçim ve tarzlarında da buluşabilecekleri ve ortaklaşabilecekleri öncüleyin söylenebilir. Bu gelişme hem devrimci örgütler arasında bugüne kadar süren küçük burjuva yaklaşımlar nedeniyle artık kronikleşen grupçuluk ve parçalanmışlık haline bir müdahale olacak ve devrimciler arasında bir ortaklaşma, siper yoldaşlığı, birlik süreçlerinin yaşanmasını sağlayacak, hem de devrimci hareketle kitle arasındaki siyasal dışavurumlar arasındaki kopukluğu kaldırarak, öncü-kitle ilişkisinin kurulduğu siyasal düzlemlerin kurulmasını sağlayacaktır.

 

III SINIF DIŞI, EZİLEN TARİHSEL VE SOSYAL KOLEKTİVİTELER DEVRİMİMİZDE MUTLAKA İSTİHDAM EDİLMELİDİR!

Başta Türkiye proletaryası olmak üzere, tüm ülke ve bölge halklarının sosyalist kalkışmasına tarihsel öncülük misyonuyla yola çıkacak bir devrim örgütlenmesi, bölgenin tarihsel ve sosyal gelişim düzeyini gözeterek, modern işçi sınıfı dışındaki tarihsel direnç ve devrim kategorilerini de stratejik örgütlenme ve mücadele planlamalarında mutlaka istihdam etmek zorundadır.

 

1  GELENEKSEL AYDIN GENÇLİK DEVRİMCİLİĞİ TARİHSEL BİR DEVRİM DEĞERİMİZDİR!

Bu bağlamda, ülke devriminin 60’lardan itibaren yükselticisi ve bugünlere kadar taşıyıcısı olan aydın gençlik üzerine özel olarak yönelinmelidir. Özellikle 80’lerden sonra devletin özel operasyonlarıyla siyasal pratikten düşürülmüş aydın gençliğin mücadeleye akmasında en önemli engel, gençlik devrimciliğinin yenilgisini mutlaklaştıran ve onun devrimci ataklığını mahkum eden neo-liberal ve post marksist, post modernist ideolojiler ve statükocu siyasal anlayışlar olmaktadır. Gençliğin ataklığının önüne geçen bu ideolojik zemin mutlaka tasfiye edilmeli ve bunların kurumsal ve edebi siyasal tarzları mutlaka teşhir ve tecrit edilmelidir. Bu nedenle yeni bir devrimci kalkışma hem marksizmin ideolojik krizini çözmeye hem de ülkedeki devrimci gençlik potansiyelini pratik kılacak bir ideolojik hamleyle birlikte düşünülmelidir. Evrensel çapta tarihin kilitlendiği bu coğrafyanın devrimcileri, tarih biliminin düşünsel düğümlerini parçalamaya aday olmadan kendi öncülük iddiasını pratik kılamaz. Bu nedenle ideolojik mücadeleye verilmesi gereken önem askeri-politik mücadeleye verilen önemle eşdeğer olmak zorundadır.

 

2  DEVRİMİMİZİN YENİDEN YÜKSELİŞİ KENDİ KADIN DEVRİMİNE BAĞLIDIR!

Türkiye devriminin tarihindeki yenilgilerin nedenini tek bir gerekçeye indirgemek mümkünse eğer, devrim mücadelemizin halklaşamamasını, işçileşip köylüleşememesini özellikle kentli küçük burjuva zeminde gelişmesini söyleyebiliriz. Devrimin yenilgilerinden dersler çıkaramaması da, hala ısrarla sürdürdüğü çok parçalılık da aslında bu küçük burjuva yapısallıktan kaynaklanmaktadır. Devrimin yenilgisinin nedeni halklaşamamaksa, halklaşamamasının en önemli nedenlerinden biri ve bugüne kadar en örtük kalanı olduğu için bugünkü eşikte özel olarak vurgulanması gereken nedeni ise devrimimizin kadınlaştırılamamasıdır.

Kapitalizmin devrimci tarzda gelişmediği doğulu toplumlarda kadının ayrıca cinsel sömürü ve ayrımcılık konusu edilmesi ve sistemin en temel birimi olan geleneksel ailede ocağın ve dayanışmanın temsilcisi olması sistem ve birey arasındaki ilişkinin kadın dolayımıyla güvence altına alınmasını ve sistem karşıtı bütün siyaset ve ideolojilerin hem kadının aile dolayımıyla statükoculuğu üzerinden hem de erkeğin kadın üzerindeki mülkiyetinin yaygınlığı üzerinden etkisiz kalmasını getirmektedir. Oysa kadın özgürleşmesi, hem sistemin kendini her gün ürettiği aile hukukunun hem de toplumumuzun yarısı olan kadının bin yıllardır bastırılmış olan enerjisini açığa çıkaracaktır. Bu özgürlük düzeyini yaşayacak kadın gücünün bir daha geri düzeylere geriletilmesi mümkün değildir. Yanı başımızdaki Kürt özgürlük hareketinin yaşadığı onca krize karşın kendini koruyabilmesi ve yeniden ayağa kalkmasında da özgürleştirilmiş kadın gücünün bağımsız siyasi istihdamı çok önemli bir rol oynamıştır. Dağlarda ve siyasallaşmış Kürt sivil toplum ilişkilerinde özgürlüğünü yaşayan Kürt kadınının artık ne dağlardan indirip eski feodal erkek hukukuna geri döndürmek, ne de siyasal özgürlük iradesini sistemin egemenlerine terk etmesini beklemek mümkün olamadığı için, Kürt özgürlük hareketi kadın ve toplum üzerinden korunmaya alınmış ve yeniden üretim mekanizmalarını işletebilmiştir. Toplumumuzdaki kadın özgürleşmesinin egemen algısı ise, kadını pazarın kölesi haline getiren kapitalist uygarlığın sınırlarıyla çizilmiştir. Hareket’imizin safları bu sınırların ihlal edildiği yerler, kadın kurtuluşunun mevzileri olacaktır. Devrimimizin güçlenmesi ve gelecek güvencesi kadının sosyal ezilmişliğini sisteme karşı siyasal bir başkaldırı düzeyine yükseltilmesine, özerk siyasal kadın hareketinin yaratılmasına bağlıdır.

 

3  TOPTAN BİR KATEGORİ OLARAK KENT YOKSULLARI DİNAMİZMİ DEVRİMİMİZDE MUTLAKA İSTİHDAM EDİLMELİDİR!

Aydın gençlik devrimciliğine ve kadının özgürleşmeci siyasallığına özel önem vermesi gereken devrimci yeniden yapılanma süreci, özellikle küresel emperyalizmin orta gelişkinlikteki sanayi toplumlarında dünya pazarının merkezileşmesine bağlı olarak yol açtığı sanayisizleştirme ve enformelleşme sürecinin en önemli olgusu olan varoş gerçeğini de siyasal ve örgütsel düzlemde istihdam edebilmeyi mutlaka başarmalıdır. Modernleşme sürecindeki kırsal ekonominin hızlı çözülmesinin yol açtığı çarpık kentleşme, kentlerin yarı köylü, yarı proleter ve özellikle genç bir nüfustan oluşan varoşlarla çevrilmesine yol açmıştır. Kentsel emek süreçleriyle doğrudan bağlantıları olan ama bu bağların süresiz ve kesintili süreçleri nedeniyle tam olarak proleterleşemeyen bu kesimlerin, özellikle Türkiye kırının Alevilik ve Kürtlük gibi tarihsel devrimci yapılarını kentlere taşımaları ve emek süreçleriyle bu geleneksel devrimci tepkilenmeler arasında doğrudan bir ilişki kurmaları açısından konumlanmaları çok stratejiktir.

 

4  METROPOL KÜRTLERİ SADECE KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETİNİN ÖZGÜCÜ DEĞİL, AYNI ZAMANDA TÜRKİYE DEVRİMİNİN DE EN TEMEL MÜTTEFİKİDİR.

Kent yoksullarının Kürt dinamizmi bugün Kürt özgürlük hareketi tarafından örgütlenmekteyse de, sadece ulusal bir programa sahip bu hareket kentli Kürt yoksullarının hayatlarının tümüne egemen olamamakta, onların özellikle emek süreçlerinde oluşan devrimci potansiyellerinin önemli bir kısmını açıkta bırakmaktadır. Diğer taraftan, yeni paradigmaların verili sistemle Kürtler’i buluşturma çizgisi metropollerdeki Kürtler’in ulusal devrimci potansiyellerini de zaman zaman boşa düşürmektedir. Türkiyeli devrimci bir yapılanma, Kürt özgürlük hareketinin ayrılma hakkını kullanmama tercihine karşın, ısrarla ayrılma hakkını savunan ve vazeden bir tutumla kentli Kürt yoksullarına ulusal zeminde seslenmek üzerinden, ama ulusalcı bilincin ve gerilimlerin ötelediği doğrudan emek süreçlerindeki çelişkilerinin yarattığı devrimci potansiyellerini de istihdam etmeyi başarmalıdır.

 

5  SİSTEMİN RESMİ SÜNNİ İDEOLOJİSİNE KARŞI, GELENEKSEL ALEVİ BAŞKALDIRISI KEZA HEM KENTLERİMİZDE HEM DE TÜRKİYE KIRLARINDA DEVRİMİMİZİN EN TEMEL MÜTTEFİĞİDİR!

Kırsal çözülmenin kentlere taşıdığı bir diğer tarihsel devrimci dinamizm Aleviliğin komünal kolektif davranış gücüdür. Osmanlılığın Sünni devletleşmesi tarafından Aleviliğin komünal kır sosyalliğini yüzyıllarca baskı ve katliamlara uğratılması, Osmanlılığın devlet ve yönetim geleneklerini üstlenen TC tarafından da sürdürülmüş, özellikle Türk finans kapitalinin kırlardaki hakimiyetinin unsuru ve en temel müttefiki olan bezirgan sermayenin Sünni ideolojisince bu baskı ve dışlanma kurumlaşmıştır. Türkiye’deki Kemalist devletçi ve dinci bezirgan kesimler arasındaki geleneksel çelişki ve bu çelişkinin zaman zaman devlet egemenlikli bir konjonktür olarak ortaya çıkması Alevi toplulukları hızla devlete ve Kemalist devletçiliğe yakın bir tutuma sürüklemiştir. Özellikle Kürt ulusal mücadelesinin yayılma alanını sınırlamak açısından Aleviliğin devletin özel ilgi alanlarından birini oluşturması ve Aleviliği sisteme bağlayacak politik ve sosyal yönelmelere girişilmesi Alevilikle devlet arasındaki ideolojik ve siyasal ilişkiyi güçlendirmiştir. Bununla birlikte Alevi toplumunda sosyal farklılaşma, örneğin Kürtlere kıyasla daha fazla bilinçlere çıkmış ve Alevi topluluklarda emekçi ve burjuva sosyallik farklı sosyo-politik düzey örgütlenmelerine yol açmış durumdadır. Alevi burjuvazi açısından Cem Vakfı ve cemevleri, emekçi kesimlerin ve özellikle Alevi gençliğin örgütlenmesi olarak Pir Sultan dernekleri bu farklılaşma temelindeki örgütsel farklılaşmayı göstermektedir.

Türkiye devrimci hareketinin Alevi kolektivitesiyle ilişkileri Sovyetlerin geri ülke devrimleriyle aynı ilişki kurgusu içinde gelişmiştir. Önceleri Alevi gençliği kendiliğinden sosyalizme akmış ve Alevi halk kesimleri devrimci sosyalizmin doğal tabanını oluşturmuş, ardından, daralmalar yaşayan devrimci hareketin Alevilikle ilişkilenmesi son derece pragmatik ve kendi sosyalist zeminini dayatan, Alevi doğallığını reddeden bir çizgide gelişmiştir. Yapılması gereken Alevi topluluğun sorunlarına, onun kendine ait doğallığı içinde devrimci çözümler bulmaya yönelen bir tutumla, Alevilikle devlet arasındaki ilişkinin kopartılması ve Alevi doğal çıkarlarını yeniden devrimci faaliyetin rotasına sokmak olmalıdır. Bu nedenle, devrimci faaliyetin Alevi halk ve gençlik hareketi üzerindeki etkisini, salt dar tekil örgüt yapılarını güçlendirici bir pragmatizmle değil, onun kendi sorunlarının sosyal ve siyasal çözümleri zemininde istihdam etmeye önem veren, devletle ve Sünni kasaba gericiliğiyle olan çelişkilerinde kendi yapısından zor örgütlerini ve tarzlarını öngören bir şekilde çözüme yönelen bir pratik geliştirilmelidir.

 

C. SİYASAL ZEMİNDE TAKTİK-PRATİK YÖNELMELER

Çağımız yeni bir yeniden paylaşım krizini yaşıyor. Ulusların emperyalist kapitalizmin birikim fazlası kriziyle şiddetlenen bu yeniden paylaşım döneminin bu momentteki konusu Ortadoğu’dur. TC, Lübnan’a ve ardından Afganistan’a asker göndermedeki istekliliğiyle, emperyalizmin İran’a yönelik saldırısında da müttefik olacağını şimdiden ilan etmiş sayılmalıdır. Dolayısıyla ülkemizin ve tüm bölge halklarının ve emekçi sınıfların birincil görevi başta ABD olmak üzere bütün emperyalist güçlerin bölgeyi paylaşma ve yeniden sömürgeleştirme amaçlarına karşı çıkmak ve emperyalizmin beraberinde sömürgeciliği ve siyonizmi getirdiği bu politikalarına karşı tüm bölge halklarının anti-sömürgeci, anti-emperyalist anti-siyonist enternasyonalist çıkarları etrafında çarpışmak ve giderek bu enternasyonalizmi bölgede egemen kılmaktır. Ülkenin savaşa sürüklenmesi koşullarında bir taraftan Bolşeviklerin barış taktiklerini uygularken diğer taraftan, Türk, Kürt, Fars ve Arap halkları arasında dayanışmayı esas alan ve bu zeminde bu halkların devrimci örgütlerini bir araya getiren bölgesel enternasyonalist kurumlaşmalara yönelen bir çalışma gözetilmelidir.

Uluslararası sosyalizmin yıkılışı ile bölgesel anti-emperyalizmin bayraktarlığı İslam’a, özellikle de Şii İslam’a geçmiştir. Batıcı-modernist anlayışın etkisindeki marksizmin toplumsal gelişim tarihi açısından bir kıyasla söylenebilen doğulu geri halklarla, gelişkin batı medeniyeti arasında kendiliğinden batı yanlısı bir çözüme taraf olan yaklaşım, marksizmin tümüyle burjuva ve batılı bir yorumlamasıdır. Bölgesel anti-emperyalist, anti-siyonist ve anti-sömürgeci enternasyonalist direniş sadece batı emperyalizminin doğulu bölge halkları üzerindeki hegemonya isteklerine değil aynı zamanda batılı entelejensiyanın batı medeniyetleri yanlısı tutumla şekillendirdikleri evrensel düşünce kalıplarının hegemonyasına da son verecektir. Doğulu üretici güçlerin somut siyasal bir tezahürü olan siyasal İslam, özellikle Şii İslam bu anlamda devrimci sosyalist karşı çıkışın temel bir ittifak gücünü oluşturmalıdır. Kemalist ideolojinin etkilerini hala taşımakta olan solun, tarihsel modernist-dinci geriliminden hareketle radikal-siyasal islama karşı tutum gözden geçirilmeli ve Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya uzatılan enternasyonalist dayanışmacı politikalar ve siyonist saldırıya karşı Lübnan’da, Lübnan Komünist Partisi’yle Hizbullah arasındaki dayanışma ve ortak zafer mutluluğu bizler için de öğretici, yol gösterici olmalıdır.

Emekçi halkların ve devrimin özgür ve nihai iradesini bütün düşman ve karşı güçlere göstermek için bir silahlı mücadele hattı kurulmalıdır. Bu silahlı mücadele hattı kendine sürekli bir eğitim ve yönetim karargahı oluşturmalıdır. Mücadelenin askeri-politik kurmayı bu karargâhta mevzilendirilmelidir. Özellikle ilk aşamada metropol kent ağırlıklı olarak mevzilendirilecek silahlı mücadele alanlarına giderek kır yoksullarına ilişkin kır gerillası ve enternasyonalist dayanışma açısından başta Kürdistan olmak üzere Ortadoğu ve uygun Latin Amerika alanları eklenmelidir.

Yığınların burjuva yasallığı içindeki meşru siyaset anlayışlarını istismar ve istihdam etmek açısından yasal sosyalist partilerden X uygun çalışma alanı olarak belirlenmeli ve işçi, gençlik, kadın çalışmaları yığın örgütlenmelerinin verili perspektifleri bu araç üzerinden gerçekleştirilmelidir. Keza, devrimci solun olabildiğince geniş kesimleri X içinde çoğulcu bir yapıya kavuşturulmak üzere teşvik edilirken, Y çalışması da bu zemine doğru yönlendirilmelidir.

Enformel sektör içindeki sendika ve mahalle çalışmaları güçlendirerek sürdürülmelidir. Buralarda attığımız gelişmeye açık mütevazı adımların Hareket’in oluşum harcında gerekli olan emekçi, halkçı ve genç dinamizmini sağlaması için çaba harcanmalıdır.

Kürt özgürlük hareketiyle askeri alanda kurulan dayanışma, yasal siyasal alanda uzun vadeli bir çizgi ve ilişki içinde, Türk ve Kürt solunun demokratik yasal siyasal yapıları arasında oluşturulmalı, bu ilişki giderek çatı partisi gibi daha organik ve süreğen zeminlere taşınabilmelidir.

Keza, Kürt özgürlük hareketiyle askeri alanda kurulan dayanışma ve siyasal alanda oluşturulan kardeşliğin pekişmesi ve ...(güvenlik nedeniyle çıkartıldı..- Devrimci Karargah)

Ülkenin hızla içine itilmekte olduğu bölgesel savaş hali gözetilerek, gerici ve saldırgan AKP ve ordu blokunun, Amerikan politikaları doğrultusunda girecekleri bütün uygulamaları özellikle İslam’dan etkilenen Türkiye halkına teşhir ve tecrit uygulayabilecek bir ajit-prop zemin önümüzdeki dönemde özel önem taşıyacaktır. Keza benzer şekilde Kemalist devletçi politikalara yatırılan Alevi kitlenin bir taraftan İran savaşında diğer taraftan Kürt isyanında emperyalist bölge politikalarına destek olmaktan çıkarılması da güçlü bir ajit-prop çalışma gerektirecektir. Ajit-prop çalışmanın bütün kesimleriyle Türkiye halkına kesintisiz bir şekilde yapılabilmesi hiçbir şekilde susturulamayacak ve engellenemeyecek ajit-prop araçları gerektirmektedir. Bu zeminde ...(güvenlik nedeniyle çıkarıldı..- Devrimci Karargah)

En kısa sürede Türkiye’de süreli bir teorik-politik yayın çıkartılmalı, bu yayın devrimci hareketin kadrolarına ve sol ortama seslenmeyi hedeflemelidir.

Mücadele ve örgütlenmenin her aşamasında kadını öne çıkarma amacı özel olarak gözetilmelidir. Bu nedenle Hareket içinde pozitif ayrımcılık esas alınarak kadın kotasının uygulanması prensip edinilmelidir. Örgütlenme ve mücadele tarzlarında kadının özerk siyasal şekillenişini de hedefleyen bir yönelme tercih edilmeli, kadın yoldaşlar ve taraftarlar örgütlenmenin ve mücadelenin her alanında ve aşamasında geçici ya da kalıcı özgür siyasal düzeyler üretmeye yönelmelidirler.

Bu programatik çerçeve bütün kapsamıyla Türkiye devrimci hareketinin diğer gruplarınca kolektif olarak işlenmeye, geliştirilmeye açık tutulmalı, yeni örgütsel-siyasal harmanlanmalara zemin oluşturması gerekliliği sürekli gözetilmelidir.

 

D. ÖRGÜTSEL YAPILANMA

... (güvenlik nedeniyle çıkarıldı.. –Devrimci Karargah)

... (güvenlik nedeniyle çıkarıldı.. –Devrimci Karargah)

... (güvenlik nedeniyle çıkarıldı.. - Devrimci Karargah)

 

Konferans’a kadar çalışmaları yürütmek üzere, Geçici Koordinasyon, Türkiye Komitesi ve Askeri Komite oluşturulmuştur.