30 Mart Kızıldere, yalnızca bir katliam değil; Türkiye devrimci hareketinde ideolojik, politik ve örgütsel bir kopuşun ve yeniden kuruluşun ifadesidir. THKP-C ile birlikte Marksizm-Leninizm, ülke somutuna uygulanarak devrimcilik yeni bir içerik kazanmış; iktidar hedefli, bütünlüklü ve pratikle sınanan bir çizgi ortaya konmuştur. Bu yönüyle Kızıldere, bir sonuç değil, bir sürecin en yoğun ifadesi; bir manifesto niteliğindedir.
Bugün ise emperyalizmin ideolojik saldırısı postmodernizm aracılığıyla sürdürülmektedir. Parçalama, atomizasyon ve tarihsizleştirme üzerine kurulu bu yaklaşım, Marksizmin diyalektik ve bütünlüklü analizini hedef almakta; sınıf mücadelesini görünmez kılmaya çalışmaktadır. Bu saldırının sol içindeki yansıması ise ideolojiden kopuş, tarihle bağların zayıflatılması ve devrim hedefinin yerine kısa vadeli, dar politik hesapların geçirilmesidir.
Oysa ideolojisiz politika, sınıfsal özünden kopmuş bir savrulmadır. Devrimci mücadele, ancak Marksist-Leninist ideolojiye dayanarak anlam kazanır. İdeolojiyi “katı” ve “dogmatik” diyerek reddeden anlayışlar, gerçekte kendi tarihsel köklerinden kopmakta ve kaçınılmaz olarak düzen içi bir çizgiye savrulmaktadır.
Bu nedenle bugün temel görev; ideolojiye ve devrimci tarihe yeniden sahip çıkmaktır. Bu sahiplenme ne dogmatizm ne de romantik bir yüceltme olmalıdır. Görev, Marksizm-Leninizmin evrensel ilkelerini, dünya ve ülke deneylerinin dersleriyle birlikte, somut koşullara uygulayarak yeniden üretmektir.
Kızıldere bu anlamda bir kahramanlık hikâyesinin ötesindedir. O, devrimciliğin yeniden tanımıdır. Devrimciliği bir “uğraş” olmaktan çıkarıp bir yaşam biçimi haline getiren; politikayı gündelik hesapların dar çerçevesinden kurtarıp iktidar perspektifiyle birleştiren bir çizginin ifadesidir. Bu çizgi, halkın gücüne güvenen, mücadeleyi ertelemeyen ve bedel ödemeyi göze alan bir devrimcilik anlayışıdır.
THKP-C ile başlayan süreç, ülkemiz devrimci hareketinde geri dönüşü olmayan bir yol açmıştır. Bu yol; revizyonizmle, reformizmle ve küçük burjuva sapmalarla ideolojik hesaplaşma temelinde şekillenmiştir. Ancak bu hesaplaşma tamamlanmış değildir. Mahir Çayan’ın da belirttiği gibi, devrimci hareket kendi içindeki kalıntıları mücadele içinde aşmak zorundadır.
Bugün görev, bu hesaplaşmayı sürdürmektir. Ne geçmişi inkâr ederek ne de onu donmuş bir kalıba dönüştürerek ilerlenebilir. Yapılması gereken; THKP-C’nin ortaya koyduğu Marksist özü kavramak, onu günümüz koşullarında yeniden üretmek ve devrim mücadelesinin ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde geliştirmektir.
Bu da iki temel alanda yoğunlaşmayı gerektirir:
Birincisi, Marksist teorinin, dünya devrim deneylerinin dersleri ışığında yeniden ele alınmasıdır. Yenilgiler, reddedilecek değil, öğrenilecek tarihsel deneyimlerdir.
İkincisi ise ülke somutunun bilimsel analizidir. Değişen ekonomik, siyasal ve toplumsal koşullar, devrim stratejisinin de yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.
Sonuç olarak, Kızıldere’ye sahip çıkmak; onu anmakla değil, temsil ettiği ideolojik ve politik çizgiyi bugünde üretmekle mümkündür. Devrimcilik, geçmişin mirasını geleceğin mücadelesine taşıyabildiği ölçüde anlam kazanır.
30 Mart’ın çağrısı açıktır:
İdeolojiye, tarihe ve devrim hedefin sahip çıkarak mücadeleyi büyütmek.
Kızıldere Of’lar ölümsüzdür!
Yolumuz devrim yolunda ölümsüzleşenlerin yoludur!
Kızıldere şehitteler ölümsüzdür!
Tek Yol Devrim!




