DEVRİMCİ KADIN ÖRGÜTLENMESİ

Kadının Ezilmişliği Sorununda Tarihçe

Köleci toplumun başlangıcında şekillenmeye başlayan kadının ezilmişliği ve toplumsal rolünün ikincil plana düşmesi; her alanda eşitlik ve özgürlüğe dayalı ilkel komünal toplumun üretim ilişkilerinin gelişmesine paralel bir evrim geçirmesiyle ortaya çıkar. İlkel komünal toplumlarda gerçekleşen “doğal işbölümü “ne rağmen kişilerin yaş ve cinsiyet farklılığı gibi nedenlerle birbirlerine üstünlüğü söz konusu değildi. Bu tür toprağa bağlı olmayan göçebe ilkel toplumlarda, üretim ve tüketimin ortaklaşa gerçekleştirilişi, tüm üyeleri her anlamda eşit kılıyordu. Tüm bireyleri her türlü toplumsal ilişkide eşit kılan bu koşullar, kadınla-erkek arasındaki tek ayrım olan cinsellikle de aynı ortamı yaratıyordu. Yani her iki cins de, cinsel ilişkiler konusunda sınırsız özgürlüğe sahipti.

İlkel komünal yaşantı içinde, insanların göçebelikten yerleşik topluma geçişi, toprağı işlemeye başlamalarıyla oldu. Adım adım gelişen bir tarihsel uğraş alanı doğdu. Maddi üretimdeki bu gelişme, beslenme kaynaklarındaki rastlantısallığı azalttı, sürekli yiyecek kaynaklarına sahip olma olanaklarını yarattı. Aynı anda, üretici güçlerin hızla gelişmeye başlaması, insanlar arası ilişkileri de etkilemeye başladı.

İlkel komünal toplumda, yaşa ve cinsiyete göre gerçekleştirilen doğal iş bölümünde kadınlar, doğum yaptıkları ve çocuk yetiştirdikleri dönemlerde, zorunlu olarak üretimden uzak kalmaktaydılar. Bu durum, daha çok ev işlerini ve ev çevresinde yapılan bahçe tanzimini yüklenmelerine neden oluyordu.

Ancak esas olarak ev işleri ve çocukların bakımı, kabiledeki tüm kadınların ortak sorumluluk duydukları bir kamu görevi olarak yapılmaktaydı. Ev işlerinin bugünkü bireysel niteliği yoktu. Bu yüzden ev işlerinin kadınlar tarafından yüklenilmesi, onları toplumda ikincil konuma itiyordu.

Yerleşik ilkel toplum yaşamına geçişle birlikte, daha önceki sınırsız cinsel ilişki özgürlüğüne de belirli sınırlamalar getirilmeye başlanır. İlkin kuşaklararası cinsel ilişki yasaklandı. Sonra topluluk içinde akrabalık ilişkilerine dayanan klanlar-genz’ler oluştu. Artık yalnız değişik klanlardan kadınlarla-erkeklerin cinsel ilişkisi geçerli olup, klan içindeki cinsel ilişki kesinlikle yasaklanmıştı.

Bu nedenle klan içinde doğan çocukların yalnız annesi biliniyordu ve çocuk annesinin yanında kalıyordu. Toplumdaki ilişkileri belirleyen soysop (akrabalık) ilişkileriydi ve toplumda anaya göre beliren soy zinciri geçerliydi.

Bu şekilde analık hukukunun (anaerkil toplum) egemen oluşu, bazı konularda kadınların erkeklerden daha fazla söz sahibi olmasının nedeniydi. Kadının toplumdaki saygınlığı daha fazlaydı. Üretici güçlerin hızla gelişimi ve buna bağlı olarak ortaya çıkan ürün fazlası, toplumsal ilişkileri sarsıcı önemli sonuçlara yol açtı. Sürekli artı-ürün elde edilebilmesi, geçmişteki eşit bölüşümün temellerini yok edip, ortak çalışma ve üretim zorunluluğunu ortadan kaldırdı. Özel mülkiyetin doğmaya başlamasıyla da, ilkel komünal toplum hızla çözülme sürecine girdi. Zorlu bir uğraş olan avcılığın geliştirdiği vücut yapıları ve üretim sürecindeki daha etkin yerleri sayesinde avantajlı durumunda bulunan erkeklerin, tarımda ve avcılıkta kullanılan aletlerin sahibi olmalarına yol açtı. Kadınlara ise, üretimde hiçbir değeri olmayan ev eşyaları kaldı.

Savaş tutsaklarının kitle olarak çalıştırılması da bu döneme rastladı. Geçmişte klanın ortak mülkiyetinde olan mallar ve köleler, artık erkeklerin mülkiyetindeydi. Ancak burada bir sorun ortaya çıkıyor ve soy zincirinin analık hukukuna göre hesaplanmakta oluşu, babanın mirasını çocuklarına bırakmasını engelliyordu. Çünkü doğan çocuklar ananın klanında kalırken, baba farklı bir klana aitti. Erkeğin mülk edindiği malların çocuklarına kalabilmesi için, soy-sop zincirinin analık hukukuna göre belirlenişi ortadan kaldırılmalı, “babalık hukuku” öne geçmeliydi. Ve üretim ilişkilerindeki değişmelere bağlı olarak, üstyapı kurumları da yeni duruma ayak uydurmakta gecikmedi. Analık hukukunun yerine babalık hukuku geçti ve giderek topluma egemen oldu.

Bu da, kadının daha fazla üretim dışına itilmesi ve kaçınılmaz olarak toplumda ikincil bir konuma düşmesi sürecini hızlandırdı. Dişi cins, erkek cins tarafından baskı altına alınmaya başladı.

‘’Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı koca evliliği içindeki gelişmesiyle ve ilk sınıf baskısı da, dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla aynı zamana rastlar.”(Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni-Engels)

İlk sınıflı toplum olan ve özel mülkiyetin yasallaştığı köleci toplumda, erkeğin üretim sürecinde egemenliği kadın erkek ilişkilerine de yansıdı ve tekeşli evlilik ortaya çıktı. Erkeğin egemenliği altında, kadın ve çocuklardan oluşan aile kurumu meydana çıktı. Temelinde mülkiyet bulunan ve çıkar ilişkilerinin belirleyici olduğu aile, eşler arasındaki yasal bağın kolayca çözümlenemediği bir kurum özelliği taşıyordu. Ancak, toplumun farklı sınıflarına göre aile kurumu da farklı görünümler kazanacaktır. Örneğin, birçok kölenin sahibi olan bir efendi için kadın ve çocukları, mallarını bırakacağı ve gücünü simgeleyecek öğeydiler. Bunun için kendilerini tek kadınla cinsel ilişkiyle sınırlamadılar.

Ve bu durum, tüm sınıflı toplumlarda, kadının cins ayrımına dayalı ezilmişliğinin en önemli unsurlarından birisi olageldi. Oysa üretimden uzaklaşan, salt ev işleri ve çocuk bakımından sorumlu tutulan kadınlar, tamamen çocuklarına bağımlı olmak zorundaydı. Ve tekeşlilik, sadece kadın için geçerliydi.

Bu durum, kadınların aşağılanmasının en somut biçimlerinden olan zina ve fuhuş un da temellerini oluşturdu. Egemen sınıflar her dönemde tek kişilik aileyi savunur görünen ahlakı yüceltmelerine rağmen, zina ve fuhuş her zaman kendileriyle var oldu. Mülkiyet ilişkilerine göre yasallaştırılan bu evliliğin tamamlayıcısı her zaman zina ve fuhuş oldu. Köleci toplumda -geçmişte grup halinde evliliğin kalıntısı olarak- ilk önceleri saygın bir meslek durumunda olan kilise ve devlet tarafından da desteklenen fuhuş, sonradan şiddetli cezalandırılmalarla karşılaşmaya başladı. Örneğin, kapitalizmde çifte ahlak standardına dayalı cezalandırmanın nedeni, burjuva ailesinin yapısından ileri gelmektedir. Mirasın bırakılacağı çocukların belirlenmesi için kadından sıkı sadakat beklenirken, erkekler dilediğince özgürdürler.

Feodal toplumda da kadının çok yönlü ezilmişliği ve ikinci sınıf toplumsal statüsü artarak sürerken, kapitalist toplumda bu durum daha karakteristik bir hal alır. Kapitalist sistemin her şeyi meşrulaştıran işleyişi, tüm insan ilişkilerine, kadın-erkek ilişkilerine de yansır. Düşünce ve duygular, cinsellik, çıplaklık vb. kapitalizmde alınır-satılır mal haline dönüşür. Özellikle kadınlar tüm yönleriyle metalaştırılırlar.

Kapitalizmde tarafların görünüşte özgürce onayladıkları, yasal bağa dayandırılan ve zenginlerin de bu yasal nikah bağına girmek zorunda kaldıkları tekeşli aile evlilikleri, kadınların ezilmişliğini ve ikinci sınıf konuma itilmelerini gizlemeye yarayan hukuki örtüden başka bir şey değildir.

Bu durumu Engels de açık şekilde vurgulamaktadır. “Modern uygarlığın yaşama sistemleri, ilk olarak evliliğin geçerli olabilmesi için, tarafların özgürce onayladıkları bir sözleşme olması gerektiğini, ikinci olarak da, evlilik süresince tarafların birbirlerine karşı aynı hak ve görevlere sahip olmaları gerektiğini kabul etmektedirler. Eğer bu iki şart mantıklı bir biçimde gerçekleşmiş olsaydı, kadınlar bütün istediklerine sahip olabilirlerdi. Özgül bir şekilde hukuki bir nitelik taşıyan bu kanıtlama cumhuriyetçi burjuvanın, proleterlerin hakkını reddetmek ve onun ağzını kapatmak için kullandığı kanıtlamanın da kendisidir. (…) Evlilik içinde erkekle kadının hukuki eşitliğinde de durum bundan daha iyi değildir.” (age, Engels)

Kapitalizmin ideolojisine ve mantığına uygun olarak tekeşli ataerkil aile, sisteme uyum sağlayan insanların yerleştirilmesi ve egemen değer yargılarının zihinlere işlenmesi işlevini de yüklenir. Toplumda, insanların cinsiyetlerine göre davranış biçimleri saptanmış ve bunların dışına çıkılması çeşitli yaptırımlarla engellenmeye çalışılmaktadır. Yine kapitalizmde kadın ve aile, bir tüketim birimi işleviyle donatılmıştır.

Toplumsal faaliyetlerde geri konuma itilmiş olan kadınlar, hem sürekli tüketime alıştırılmışlar (moda, süslenme, beğenilme duygularının yapay olarak körüklenmesi, reklamlar vb) hem de cinsellikleri, yaygın tüketimin en önemli metası haline dönüştürülmüştür. Bu zeminde fuhuş itilme ve kadının her türlü aşağılanması, yaygın biçimde gündemdedir. En önemlisi de cinsellik konusunda erkeklerle aynı konumda bulunmayışları; bu konudaki doğal isteklerini, duygularını sürekli baskı altında tutmak zorunda kalışlarıdır. Toplumda egemen olan çifte ahlak standardı, erkekler ve kadınlar için farklı yaptırımları ortaya çıkarmaktadır. Tekeşli evlilik ahlakı, pratikte sadece kadınları bağlayıcı ve onlar için geçerli olan bir işleve sahiptir.

Kapitalizmde, kadınların durumunu geçmişe oranla olumlu yönde etkileyen gelişme, doğrudan üretim süreci içinde kitlesel biçimde yer almaya başlamaları olgusudur. Kadına, toplumsal statüde ve oynayacağı rollerde ilerleme kazandıran bu gelişme, kapitalist sanayileşmenin özgür ve ucuz emeğe olan ihtiyacının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle işlerin kolaylaşması, makineleşme, iş bölümü ve uzmanlaşmanın artması, ucuz-vasıfsız işgücüne olan talebi artırmış, erkeklerin yanı sıra kadın ve çocukları da, kitleler halinde sanayiye çekmiştir. Evliliğin kapitalizmde de “kutsal”laştırılması gerekli ve “doğal” bir birim olduğu propagandasından beklenen bir amaç da kapitalistlerin bir kısım ekonomik yükümlülüklerinden daha kurtulmak isteyişleridir. Aile kurumu, kapitalistleri, işçilerin refahı için gerekli bütün toplumsal sorumluluklarından büyük ölçüde kurtardı. Ve yoksullara, aile yükümlülükleri biçimi altında ağır ekonomik yükler bindirdi.

Kadınların bu şekilde üretim sürecinde yer almaları, özgür-ucuz emek ve azami kâr peşinde koşan burjuvazinin -genelde bayraklaştırdığı “eşitlik”, “özgürlük” düşüncelerinin de etkisiyle kadınların bir kısım haklarına sahip çıkmasına yol açar. Kadının toplumdaki ezilmişliğine ve aşağılanmasının engellenmesi talebine sahip çıkar görünür. İşte bu olgu, süreç içinde gelişecek olan feminist akımların filizleneceği ideolojik-siyasal zemini oluşturur. Burjuva demokratik karakterde ortaya çıkan feminist hareketler, sosyalist kuram ve pratiğin her alanda kendini kabul ettirmeye başlamasıyla, yeni sürece ayak uydurmak ve sosyalist düşünceyle daha yakından bağ kurma ihtiyacı duymaya başlar.

Kadın hakları konusunda, feministlerin ve genelde sosyalistlerin yükselttiği çok boyutlu mücadele, kadınların sorunlarına yönelik ilgiyi gittikçe artırır. Çeşitli ülkelerde gelişen bu mücadele ve çözüm arayışları, kadınların örgütlenmesi çabalarını da gündeme getirir. Tek tek ülkelerde atılan adımlar, uluslararası platformda da yansıtılır. Ve uluslararası kadın konseyi kurulur. (Washington, 1888) Özellikle bu örgütlenmenin sağladığı yararlarla, dünya çapında kadın haklarına olan ilgi artırılır, çeşitli ilerlemeler sağlanır. 1909’da Danimarka’da (Kopenhag), II. Enternasyonal çizgisine bağlı kadınların yaptığı bir konferansta, her yılın 8 Mart gününün Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanması kararlaştırılır ve gelenekleştirilir. (Bu öneriyi, Amerika’da grev sırasında ölen kadınların anısına Clara Zetkin yapmıştır.)

Bu şekilde 1900lerin ilk yıllarında yükselen ilk feminist dalga, iki paylaşım savaşı yaşanmasının ardından, 1960’lı yıllarda tekrar yükselir. 1970’li yıllarda ise, “sosyalist feminizm” ön plana çıkmaya başlar. Bu gelişimin Türkiye’ye yansıması ise, toplumsal özelliklere ve burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin cılızlığına paralel biçimde, çok geri düzeyde oldu. Var olan kadın hakları da, daha çok resmi politikanın sonuçları olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla ne burjuva demokratik ne de radikal-feminist anlamda bir kadın hareketi yaşanmadı.

Türkiye’de çarpık kapitalist kurumlaşma ve üstyapısının yansıra, feodal üstyapının kalıntıları da (ahlak, değer yargıları, toplumsal bağlar…) büyük ölçüde etkinliklerini sürdürmektedir.

Özellikle İslam dininin katı ideolojik ve ahlaki ölçüleri, burjuva ve feodal karakterini birlikte yansıtan ataerkil değer yargıları ülkenin kadınlarını iyice kıskaca almaktadır. Bu nesnel durum nedeniyle, düzenli ücretli çalışma yaşamına girmeleri de kadınların durumlarında somut bir değişikliğe yol açmamaktadır.

Ücretli çalışma yaşamına girmek, kadının özgürleşmesinin ön koşulu olmakla birlikte, Türkiye’deki sınıflı toplum yapısının özellikleri, kadınların kurtuluşu yolundaki çözümleri daha da zor kılıyor.

KADIN TARİHİ KADINLARIN ÖZGÜRLÜK MÜCADELESINDE DOĞMUŞTUR

Ortaya kendi öz mücadele dinamiklerini koyan kadınlar, görünürlük açısından en çok dirençle karşılaşanlar oldular. Egemen tarih anlatımında yok sayılanlar, bu defa içerisinde kavga verdikleri mücadele dinamiklerinde görünmezleştiler. İşçi, genç, siyahi kadınların toplumsal mücadelesi görmezden gelindi. Kadın tarihi, tarih boyunca rolü çağdaşı olan erkekler kadar önemli olduğu hâlde adı anılmayan kadınların veya ön safta dövüşüp de anlatamayan kadınların öyküsünü bizlere vermiştir. Hatta bu tarih yalnızca kadınlarla sınırlı kalmamış, tarih alanının bütününe farklı bir yaklaşım sunmuştur.

Tarih yazımı hâkim tarih anlayışlarının değişmeyen özelliklerinden biri yazdıkları tarihin öznesi ve nesnesinin erkekler olduğudur. Kadınlar bu sebeple, kendi tarihlerine yabancılaştırılmış, erkekler tekelindeki bilgiden yoksun bırakılmıştır.

Kendi kaderini kabul eden düşünüş ve yaşayış tarzından, toplumu değiştirme ve dönüştürmeyi amaçlayan düşünce biçimine geçişleriyle birlikte kadınlar ancak kendi tarihini yazmaya başlayabilmişlerdir.

1871 Paris Komününde kadınlar göğün zaptına çıktılar. Komün boyunca savunmadan toplumsal yaşamın düzenlenmesi görevlerine kadar her alanda savaşım yürüttüler. Oluşturdukları kadın birlikleriyle Komün mücadelesinin doğrudan içerisinde yer almalarına rağmen yönetsel mekanizmalarda bulunamadılar. Marx’ın, Engels’in ve Lenin’in üzerinde önemle durdukları sınıf savaşımları tarihinin bu yüce örneğinden çıkarılan dersler arasında kadınların tarihsel rolü ve yeri kuşkusuz irdelenmelidir.

Ekim Devriminde de kadınlar sınıf mücadelesinde sonuna kadar savaşmış ve yeni yaşamın kuruluşunda öncü rol oynamışlardır. Devrim kadınlara birçok kazanım getirmiş; hak eşitliğini sağlamış, çocuk bakımını toplumsallaştırmış, ev içi işler kadına yük olmaktan çıkmış, boşanma yasası kadınların lehine düzenlenmiş, kürtaj hakkı tanınmış ve en önemlisi kadınların siyasal yaşama katılmasının önü açılmıştır. Bu açıdan Sovyetler Birliği toprakları kadınların dünya üzerinde en çok özgür oldukları yer oldu. Ancak kadınlar yine de yönetim mekanizmalarında yeteri kadar yer alamamışlardır. Reel sosyalizm ilk olarak kadınların öz örgütünü ellerinden almıştır.

Paris Komünü ve Bolşevik Devrimi örneklerinde de gördüğümüz gibi sınıf mücadelesi ve kadın kurtuluş mücadeleleri birbirinin içine geçmiştir, birbirinin müttefikleri olmuşlardır. Türkiye’de ise 80 öncesinde kendini sınıf hareketleri içerisinde var etmeye çalışan kadınlar (kadın dernekleri girişimi) 80 darbesiyle beraber en ağır şekilde cezalandırılmıştır. Kadınların politikaya katılmaları ve yüreklice direnmiş olmaları erkek iktidarını tehlikeye attığı için kadınlar her türlü işkenceye-tacize, tecavüze ve aşağılık uygulamalara maruz kalmışlardır. ’80 yenilgisi, bütün sosyalist hareketi geriye düşürdüğü gibi kadınların mevzilerini yerle bir etmiştir. 


Bir süre sonra ise sınıf hareketinden ve birleşik kadın mücadelesinden kopuk feminizm düşünceleri, kadın örgütlenmeleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Aynı zamanda dünyayı saran batılılaşma, modernleşme etkisiyle Türkiye’de kadın hareketinin 60’lı yıllarda başlayan ve 80 sonrasında da devam eden ‘Türk Feminizmi’ne dönüşme hali kadın mücadelesini bütünlükten uzaklaştırmıştır.

1980 12 Eylül faşist darbesinden sonra kendini görece daha hızlı toparlayan kadın hareketi buna rağmen bütünlüklü bir mücadele pratiği ortaya koyamamıştır. 80li yıllarda başlayan 90’larda daha net görülmeye başlayan bu parçalanmış tablo süren tartışmalarla daha da keskinleşmeye başlamıştır. Türkiye’nin kuruluş aşamasında mayasında olan ulus-devlet olgusu, askeri darbe sonrasında kadın hareketlerinde de etkisini göstermiştir. Kadınlar İslamcı kadınlar, Kürt Kadınlar, Sosyalist Kadınlar, Türk kadınlar olarak etnisite ve kimlik mücadeleleriyle ayrışmışlardır. Batı etkisiyle yoğunlaşmış feminizm kadınları yekvücut hale getirememiştir. Her kadının kendi öncül politik sebebini birleştirici tek stratejiden yoksun olan bu kadın hareketinin günahı elbette yalnız kadınlarda değildir. Bu dönemlerde birçok kadının sol-sosyalist örgütlerde var olduğu düşünülürse ”aylardan sonra yıllardan sonra yan yana gelen çocukların” erkek çocuklar olduğunu da anımsamamız gerekir. Kadın-erkek beraber mücadele yürütülen örgütlerdeki kadınlar erkek yoldaşları tarafından kadın mücadelesinden koparılmaya kadın mücadelesinin ortak mücadele içerisine eklemlenmesine hatta zamanla eriyip gitmesine zorlanmışlardır. Kürt kadınların mücadelesiyle sosyalist kadınların mücadelesi ayrıştırılmıştır.       

Neticede ‘kadın sorunu’ dünyada olduğu gibi Türkiye’de de devrimci hareketin büyük bir kısmı için içsel bir olgu hâline gelememiştir. Çünkü devrimci hareket içerisindeki kadınlar hiç de azımsanamayacak derecede uzun bir süredir bu mücadeleyi vermelerine rağmen, bu kadınların devrimci safların kendi içinde erkek egemenliğe karşı yürüttüğü mücadele, genel olarak patriyarkaya karşı verilen savaşımdan kat be kat fazladır. Devrimci hareket dünya çapında erkek egemenliği fazlasıyla hafife almış ve erkek egemenliğini yıkma hedefini gerçek anlamda benimsememiş veya ertelemiş, dolayısıyla buna uygun mücadele yöntemleri geliştirmekten imtina etmiştir. Kadın kurtuluş mücadelesi devrimci kadınlardan, devrimci hareketin bütünü kadın kurtuluş mücadelesinden ayrı düşmüştür.

Bunun nedenlerini ideolojide, literatürde ve nihayet pratikteki farklılıklar ile açıklamak gerekir. Bütün sınıflardan kadınların ortak bir ezilmişliği olduğunun kabulü, bütün sınıflardan kadınların ortak bir mücadele yürütmesi gerekliliği sonucunu ortaya koyar. İşte tam da bu durum kimi görüşlerin kadın kurtuluş hareketinin bütününü küçük burjuva diyerek tecrit etmesine; tersinden kadın hareketinin kimi görüşlerinin sınıf perspektifinden yoksun kalarak kadın sorununu ele almasına ve bilimsel olmayan, hedefsiz, analiz gücünden ve kitle bağlarından yoksun, elit bir ‘hareket’ olmasına yol açar.

Erkek ve kadının aynı mücadele sahasında beraber yürütmekle yükümlü olduğu sınıf kavgasında kadınların özgün örgütlenmelere olan ihtiyacı ‘gereksiz’ bulunmuştur. Patriyarkanın ve dolayısıyla kapitalizmin doğrudan mağdurunun kadınlar olduğu gözden kaçmış ve hatta çoğu zaman kabul edilmek istenmemiştir. Devrimci kadınların kadın kimliğinden öte devrimci olmalarının yeterli olduğu sanılmış ve ezilen kadınların aynı zamanda kadın olduklarından kaynaklı yaşadıkları sömürü arasında bağlantı kurulamamıştır. Siyasal mücadelenin olduğu alanlarda durum böyleyken henüz bu alanlarda var olamamış kadınlara ulaşmak daha da güçleşmiştir.

Bugün de devrimci harekette kadın kurtuluş mücadelesi gerilerde seyretmekte (feminist hareketin teorik ilerlemesinin ve pratik kazanımlarının gerisine düşmekte) ya da sözde içselleştirilmekte, sınıf mücadelesiyle bağı tam olarak benimsenmemekte, kavranmamakta, devrimci kadınlar kadın kurtuluş mücadelesinin öncü öznesi ve yönlendiricisi olamamaktadır.

Bu durumun sebeplerini ve sonuçlarını şu şekilde sıralayabiliriz:

Var olan somut gerçeklikte bugün erkek egemenliğinin vardığı şiddet boyutu kadınlar içerisinde büyük bir öfkeye dönmüş olduğunu görüyoruz.

Yaşanan bu devrimci durum ise devrimci kadınlar tarafından olması gerektiği gibi yönlendirilememektedir. Bizzat devlet tarafından organize edilen taciz ve tecavüzler karşısında sokağa çıkan binlerce kadına öncülük edilememekte ve devletin burada oynadığı kirli oyunlar gözler önüne serilememektedir.  Devrimci kadınların merkezi bir örgütlenmeden ve stratejiden uzak olmasından faydalanan devlet ise sonu gelmeyen taciz, tecavüz ve kadın cinayetleri ile kadınların faillerini meczuplaştırmakta ve hesap sorulmasını zorlaştırmaktadır.

Devrimci hareket içerisinde de teorik ve buna bağlı olarak da pratik bir kaos içerisine sürüklenen kadın kurtuluş mücadelesi aynı zamanda bu hareketin heterojen yapısını da tam olarak kavrayamamakta ve buna uygun taktikler geliştirememektedir. Farklı etnikten, mezhepten ve sınıftan kadınların sorunları üzerine derin bir çalışma yürütülemezken farklı yaşam ve biçimlerine sahip kadınlara yaklaşımlar da uzak ve üstten kalmaktadır.

İşçi kadınlara dair bir perspektif bile belirlenmemiş ve sınıf içerisindeki kadınları örgütlemek arşivlenmiş eski yazılar gibi rafa kaldırılmıştır. Sınıf içerisindeki kadınlarla devrimci hareket içerisindeki kadınlar buna binaen zamanla birbirlerine yabancılaşmışlardır.

Yürütülen mücadeleler ise bütünlüklü bir şekilde değil parçalı olarak yürütülmektedir. İktidarın kadınlar arasında yürüttüğü stratejik ayrıştırma çalışması da bu ayrılık durumunu pekiştirir durumdadır.

Ayrıştırılan kadın kurtuluş mücadelesi bir süre sonra kitleler tarafından taciz ve tecavüze karşı yapılan büyük eylemliklerle kendini kendiliğinden yeniden birleştirmeye çalışmakta ancak devrimci kadınlar burada da bunu pekiştirecek bir hamle yapamayıp bu eylemliklere de öncülük edememektedir. Kitlelerin kendiliğinden ortaya koyduğu eylemlilik doğru hedeflere yöneltilememektedir. Yaşanan vakalar yine mağduriyet ile temellendirilip, yapılan eylemlerin niteliği de hesap sormaktan çok yine mağduriyeti vurgulayan bir düzeye indirgenmektedir.

Niteliği zayıflayan kadın eylemlikleri bir süre sonra sistem eleştirisi yapmaktan uzaklaşmakta, patriyarka ile eklemlenmiş olan iktidar araçlarını ve mekanizmalarını (aile, okul, polis, hukuk, devlet v.s) teşhir edememekte ve bu mekanizmalara karşı mevzi kazanma amaçlı mücadele yürütülememektedir.

Kadın kurtuluş mücadelesi sonucu belirleyecek kazanımcı eylemlerden çok ‘’günü kurtaracak’’ eylemlerde bulunmaktadır. İktidarın ideolojik ve zor aygıtlarıyla dövüşmekte hareket için zorlaşmıştır. Ortaya konan taktikler de merkezi stratejik bir planın parçası olmaktan çok günlük olaylar etrafında şekillenen bir ’politikal’nın parçası olmuştur.  Değişen durumlara göre de buna bağlı olarak manevra kabiliyetini de yitirmiştir.

Sisteme entegre olan kadın hareketleri kadın cinayetleri, tecavüzler, tacizler karşısında hala hukuk sisteminden bir medet ummakta kendi adaletlerini sağlamak düşüncesini bile aklına getirmemektedir.

Yukarıdaki tespitlerimiz sorunun kaynağına inip stratejik bir çözüm etrafında birleşmemizi sağlayacak niteliktedir. Burada verdiğimiz özeleştiriler ve kadın hareketlerine de yöneltmiş olduğumuz eleştiriler yaşanılan gerçekliklerden kaçmamak ve her şeyden önce buna bağlı olarak devrimci kadınlar içerisinde gerçekleşecek bir dönüşüm hareketi ile bizi sonuca ulaştıracaktır.

Türkiye devrimci kadın hareketinin bütünündeki bu geri durum, kadınların devrimci hareket içerisinde de öncü rol oynamasını zorlaştırmaktadır. Kadınların hayatı yönlendirmediği ve öncüsü olmadığı her durumda da saflarımızda erkek egemenlik, cinsiyetçilik ve erkekler arasında doğalından örgütlenen hiyerarşik-dayanışmacı ilişkiler baş göstermiştir.

Devrimci ilkelere aykırı olarak gelişen bu erkek egemen gericilikle mücadele devrimci kadınlar tarafından stratejik plana bağlı olarak gelişen tutarlı bir mücadeleye dönüşmelidir. Devrimci saflarda erkek egemenlikle savaşılmadan hedefe yönelmek mümkün değildir. Saflarda kazanılan mevziler de örgütü ve mücadelenin bütününü güçlendirecektir.

Tüm bu saptamalar yani devrimci kadınların içeride ve dışarıda yürüttüğü mücadelenin geldiği nokta ortak politik bir strateji ve buna uygun olarak gelişecek taktiklerin, uzun süreli planların etrafında acilen birleşilmesi gerektiğini bizlere dayatmaktadır.

Sürekli savunma halinde olan kadın hareketinin, artık taarruz durumuna geçmesi ve buna uygun hazırlıkların örgütlenmesi içine girmesi artık boynunun borcu olmuştur.

Çünkü dünya üzerindeki değişen dengelerin ve buna bağlı olarak ortaya çıkan krizler işçi sınıfını ve kadınları çok daha büyük bir bataklığa çekmektedir. Bununla birlikte, patriyarkal sistemle iç içe geçmiş kapitalist devlet mekanizmaları da böyle süreçlerde kadınların ve işçi sınıfının tepesine daha çok çökmektedir. Yaşanılan ekonomik krizlerin, egemenlerin iç çelişkilerinin bedeli yine işçi sınıfına, ezilen halklara ve kadınlara ödetilmektedir. Başta Ortadoğu’da ve tüm dünyada da süren kirli savaşlar ise öncelikle kadınları hedef almaktadırlar. Binlerce kadın bu savaşlarda tecavüze uğramakta, öldürülmektedir.

Devrimci kadınların en acil görevi; işçi sınıfının öncü örgütü içerisindeki kadınların etrafında birleştiği; stratejik bir plan ve bunu gerçekleştirilecek olan, merkezi bir öz örgüt kurmaktır.

Devrimci hareketin, proletaryanın sınıf savaşımı öncülüğü görevini yerine getirmesi gibi, bu örgütün de kadınların kurtuluş mücadelesinin öncülüğünü üstlenmesi gerekir.

Bu öncülüğe Devrimci Karargâh üyesi her kadın Devrimci Kadın Cephesi adaydır.

Kadın Kurtuluşu için İleri!

Yaşasın Kadınların Kurtuluşu!

Devrimci Kadın cephesi

Aralık 2016

Önceki İçerik FAŞİZME KARŞI ÖRGÜTLENELIM, KADININ GÜCÜNÜ GÖSTERELİM
Sonraki İçerikGelenekten Geleceğe Yürümek ve 27 Nisan’ı Anlamak